
Sallama çay henüz icat edildiği ve popülist insanların dost yerine dinar biriktirdiği dönemlerde biz çok uzaklarda değildik . Sinop taraflarında boynumuzda Canon D-Mark 5 ‘ler ile Roma İmparatorluğundan kalma olan eserlerin fotoğraflarını çekiyorduk . İsa’nın doğumunu anlatmaya çalışan bazı eserler flaş esnasında çok zarar gördüğü için , flaş olmadan çekmeye karar verdik . Dönemin en iyi fotoğraf üstadı Leonardo Da Vinci “Abi aslında bunların resmini yapmak çok mantıklı bir fikir değil mi ? ” dedi . Dedim “Leo ne anlatıyosun abicim , bu marjinal tavırları bırak . Şunları yapımcıya götürelim , paramızı alıp çaya çorbaya düşelim sonra çiz ne çizersen ” . Canı sıkıldı biraz . Naif adamdı . Güvercin çalmaya başladı . Leonun sırt çantasına bırakmıştım . Çantadan çıkarıp açtım , şimdi ki gibi arayan numara gözükmüyordu o zamanlar . Dönemin en boktan adamı ve yapımcısı Shakespeare arıyordu . “Buyur abi” dedim . “Oğlum şu bizim film işi yattı . Tiyatro işine giriyorum , aşk diye bir şey buldum çok efsane hissettiriyor , bunu sahneye dökelim .
Dedim “Abi valla istersen inşaat işine girelim para verdiğin sürece tamamdır . Yalnız , biz bu fotoğrafların parasını alırız haberin olsun , bak çocuk perişan oldu günlerdir o gemi senin bu teleferik benim .” Hallettik aramızda . Bulunduğumuz yer sarp kayalıklar ve alçakça bekleyen leş akbabaları ile doluydu . Yerden yüksekliği ile kötü nam salmış olan bu mekan aslında çok mistik bir yer değildi fakat , zannımca yanlış bir şey yaptığımızdan dolayı düşmeden yürüyemiyordum . Leo hala yanıma gelmemişti , arkamı döndüğümde ellerini başının arkasında bağlamış bir halde gördüm onu . Korktuğum başıma gelmişti , jandarmalardan kurtulamamış ve tarihi eser kaçakçısı olmuştuk . Gerizekalı Leo . Gittiğimiz her yerden ufak tefek derken çanta dolusu ıvır zıvır yürüttüğü için . Hayır aldığı her şeyi de satıp iddia oynuyor . Lan madem oynuyorsun uzak dur şu Hitler Ligi’inden . Git Gandhi’ye falan bas . Yok laf dinlemedi , bu duruma düştük işte . Ama duramazdım . Bu bir haysiyet meselesi değildi . Bu bir zevk meselesiydi . Düşe kalka kaçmaya başladım . Ellerindeki 9mm abanoz oklar devletin yeni fabrikalarda ürettiği silahlardı . Acilen bir mağara bulmam lazımdı fakat o kadar da acele etmek istemiyordum . Damarlarımda akan kanın zehir zemberek olmadığı o eski zamanlarda adrenalin sarmıştı vücudumu . “Bana bir şey olmaz ” diyip yakınlarda bir ağacın dibine oturdum . Ters yön ağaçları dünyanın merkezine büyürdü . Kökleri sağlam ve havaya bakardı .
Diğer ağaçların aksine bu ağaçta bir terslik vardı . Diğerleri parlarken bu ağaç sönüyordu . Öyle güzel sönüyordu ki Leo’yu orda bıraktığıma bir kez daha değmişti . Ağaç söndüğü gibi bir yandan da alev almaya çalışıyordu . Öyle yanıyordu ki , dayanamadım . Ortasına doğru yürümeye başladım . Rüya gibi fakat kabus . O kadar iyi gelmişti ki o yanma hissi.. Aniden sönen ağaç , yerini savruk bir tütün kokusuna bıraktı . Gözlerim kararmaya başladı , ilk önce ahri sicil kaydımın papirüs halini , sonrasında onu daha net görmeye başladım . Bir başına kalmış tek bahar . Yen’i üzerinde , moleküler bilimin yetersizliği nedeniyle yalnız kalmış bir zincir . Bir mucizeden daha fazlası . Hayal edebileceğinizin çok altında çünkü sizler daha iyilerine layıksınız ve daha iyileri de daha iyilerine . Fakat konumuz bu değil .
Kendi kendime ilk öldüğüm günü düşündüm . Katilimin nasıl bir hissizlik senfonisine şef olduğunu ve Hazreti Muhammed’i . Muhammed Mustafa doğrunun en yegane temsili ve Rabbin peygamberi idi . Fakat gözlerimin sadece gri rengini gördüğü bu zor zamanlarda bu hangi cennetin kızı , hangi Ayaz’ın gölgesi , hangi efsunun etkisiydi ?
Derken bir ıslık sesi . Sağ Akciğer ve Sol Akciğerde delikler . İki gözünün güzelliği , ve kokusunun şok edici morfini .. Ve yine ölmüştüm , ikinci kez . Fakat her ölüm aslında ilk ölümüne hasret doludur . Hasretse sadece cennet ehline . Yine renksiz son gördüklerim .

