İnsanlığın Dışı.

Bir iki hafta önce 6 Şubat depremini yaşamıştık. Sonra da hayat, sanki hiçbir şey olmamış gibi devam etti. En azından bazıları için.
İki haftadır eve gitmemiştim. Ya çalıştığım yer zemin kat olduğu için orada ya da arabada uyuyordum. Duş alırken kronometre açıp üç dakikayı geçmemeye çalışıyordum. Fena değildi aslında. Hayattaydım, daha ne olsun?

Kayseri, ana bölge değildi ama yakındı. Yıkım yoktu ve şehir dolmuştu. Deprem üssü şehirlerden kaçan insanlar her yeri doldurmuştu. Öğrenci yurtları, salonlar, camiler… Bizim mekanın üst katı da Talas’taki büyük yurtlardan biriydi.
Depremden birkaç saat sonra, normalde hiçbir davranışını sevmediğim patronlar, garip bir şekilde iyi bir karar verdi. Dükkanın kapanmayacağını, isteyen herkesin gelip çay, su, konaklama bulabileceğini söylediler. Kabul ettik. Hem insanlık namına, hem de açık konuşayım, korkuyorduk. Kalabalıkta olmak iyi geliyordu.

Bir yandan sevdiklerimizden haber almaya çalıştık, bir yandan kayıp yaşayanları teselli ettik. Günler geçti, ister istemez her şey “normalleşti.” Sinir bozucuydu ama başka çare yoktu.
Akşamları insanlar gruplaşıp film izliyor, satranç oynuyor, muhabbet ediyordu. Hava buz gibiydi ama bazıları hâlâ dışarıda durmayı seçiyordu. Korkudan değil, içerinin havasızlığından bence.

Yurtlar kısa sürede doldu. Bizimle bir hafta geçiren öğrenciler ailelerinin yanına döndü. Çalışanlar da azaldı. Geriye birkaç kişi kalınca dükkanı eski saatlerine döndürdük.
Depremi yaşamamış insanlar bile sarsılmıştı artık, farkında değildik.
Operatörlere küfredip, defalarca arayıp sevdiklerine ulaşamayanlar… Enkaz altında olduğunu bildiğimiz insanların WhatsApp’tan yardım istemeleri… Ailesinden birini kaybedip hâlâ neden hayatta olduğunu sorgulayanlar… Maruz kalındıkça mahallenin göbeğine oturmuştu acı, sonra da bizim göğsümüze.
Ki ben genelde krizlerde soğukkanlıyımdır. Deprem korkumu kimse anlamıştı , ben söylemiştim. Paniklemem. Bağırmam, yardım istemem. Her şey bir şekilde geçer çünkü. Olmasına izin verip sonrada unutma taraftarı bir bünyem var ama deprem korkusu bünyemi alt üst etmişti. Kontrol edemediğim bir şey ile karşı karşıyaydım. Baş düşmanım olmuştu beynimin içinde. Bir dilek hakkım olsaydı depremlerin bir daha olmamasını dilerdim. Yine de yanımdaki insanlara nazaran daha korkusuz ve umursamazdım.

Bir gece, mesainin bitmesine birkaç saat kalmıştı. Sarper bar kapanışında, ben dış bahçeyi temizliyordum. Neredeyse işimiz bitmişti. Yurtta kalan birkaç aile dışında kimse yoktu. Ufak bir sarsıntı oldu. Tüm yurt aşağı indi. Biz de kapanışı biraz erteledik.

Quakka’da küçük bir kara tahta vardır. Normalde “tuvalet temizliği var” yazıp kapıya koyarız. Bu sefer yardım listesi yazmak için ön bahçeye koymuştuk.
Bir kız çocuğu, taş çatlasın sekiz dokuz yaşında, kara tahta önünde bir şeyler yapıyordu. Elinde tebeşir, çiçek çiziyordu.
Aslında kullanmamasını söyleyecektim ama vazgeçtim. Sonra tekrar yazarız dedim kendi kendime.

Yorgundum. Tek isteğim iş bitince Sarper’le oturup bir çay içmekti. O yine ilişkisini anlatacaktı, ben de dinliyor gibi yapacaktım. En azından vakit geçerdi.

Yeni bir ilişkim vardı o sıralar. Depremden dört ay önce tanışmıştık. Her şey iyi gidiyordu. Deprem olunca memleketine döndü. Kalmasını istemiştim, birlikte yaşamayı bile teklif ettim. Kabul etti. Ev aramaya başlamıştım. Parasal olarak zaten dardaydım, bir de bu çıktı üstüne.
Ailem arabada yattığımı fark edince anlamsız şeyler söylediler. “Korkaklık” dediler. Umurumda değildi. Kime zararım vardı? Ev aradığımı duyunca iyice koptuk. Yalan yok, deprem korkusu da vardı bu birlikte yaşama işinin içinde. Zemin kat bir ev istiyordum. Kız arkadaşım gelene kadar belki ananem de kalabilirdim, onun evi de zemin kattı ama onu rahatsız etmek istemedim. (Ne garip, şimdi orada yaşıyorum.) Zaten ev de bulamamıştım. Kız arkadaşımın gelmesi de ertelenmişti.

Sarper’in ilişkisi berbattı. Üstüne borçları da vardı. Buna rağmen hâlâ para harcıyordu. Okulu boşlamıştı. Babası sinirliydi. Borcu duyunca neler yapacağını tahmin edemiyorduk. (Öğrendi. Destek oldu.)
Üstelik personel kalmamıştı. Çoğu öğrenci memleketine dönmüştü. İki kişiyle her şey yürütülüyordu. Gergindik.

Bahçeyi temizleyip faraşı bitirdim. Gözüm tahtaya gitti. Kız yoktu. Kontrol etmek için etrafı dolaştım, sonra içeri girdim.
Sarper’e çay diye seslenecekken bir an durdum.
Gözüm tekrar tahtaya kaydı.

İşte buradan sonrasını nasıl anlatabilirim, bilmiyorum.
Ne denilebilir ki?
İsmini bilmediğim o çocuk…
Eğer bir gün bunu okursan, bil ki bunları sana yazıyorum.

Bir deprem de içimde başladı o gece.
Kendimden nefret ettim.
Sonsuz bir boşlukta, sürekli hızlanarak, yere çarpma korkusuyla düşmeye başladım.
Ölmek istedim.
Sonra ölmek istediğim için kendimi suçladım.
Acizdim. Aşağılıktım. Nefret doluydum bütün insanlığa..

Demek öyle ha?
Bir çocuk gelecek, biz hiçbir şey yapmamış olsak bile bizden helallik isteyecek.

Tekrar edeyim mi ?

Bir çocuk bizden helallik isteyecek hiçbir şey yapmadığımız halde.
Ne yaptık ki?
Niye yaptık?
Korkumuzdan yaptık. Yalnız olmaktan korktuk.
Kendimizi iyi hissetmek için yaptık. ‘Elimizden bu geliyor’ diyebilmek için.

Birileri orada ölüyordu.
Ölürken bile çocuklarının üstüne kapanarak.
Birileri kazma kürekle enkazdan ses arıyordu.
Birileri var gücüyle “Sesimi duyan var mı?” diye bağırıyordu.

Biz ne yaptık?
Çay dağıttık.
Su verdik.
Ateş yakıp etrafında sigara içtik.
Film izledik.
Bazılarımız bu süreçte yeni ilişkiler kurdu.
Sarhoş olup kusanlar, eğlenenler, sıkılıp başka mekâna gidenler oldu.

Ben mi?
Bir köşede kıvrılıp uyudum.
Kız arkadaşıma mesaj attım.
Yapamaz mıydım başka şeyler ? Yapamaz mıydım daha iyisini ? Yapabilirdim. Yapabilirdik. Ama yapmadık.

Ne yaptım ki senin için, küçük kız?
Yaptığım hangi şey senin bizden helallik istemene sebep olabilir?
Nasıl farkındasın sen bütün bu olan bitenin de biz değiliz?
Ben nasıl bir canavarım?

Özür dilerim küçük kız. Helal edecek bir hakkım varsa helaldir. Sen lütfen bize etme. Çünkü hak etmedik. Çünkü senin bizden istediğin helallik bile bize 3-5 beden büyük. Sen bizden devasa şekillerde büyüksün. Yapabileceğimiz ama yapmadığımız ne varsa çok özür dilerim. Umarım bir daha asla acı çekmeden , bizim gibi aşağılık bir toplumun ve insanların olmadığı yerlerde yaşar, hayat boyu mutlu olursun.

Bize de bu rezillik ve acizlik bir ömür yeter.

Bir Çanta Şiir ve Bir Çanta Kahır.

Herkes bir şeyler görür gözlerini kapattığında
Kararmış kapımın kilidi
Mutluluğa dair tek cümle yok hiçbir duamda
Kaygılar var yoksunluğuma dair
Pantolonlumda tebeşir tozları
Gömleğimin yakasında şeytanın ruj izi
Bir gipriyodi masalı anlat bana
Ne pesi olsun ne tizi
Hangi şair anlatır şavkı
Kim bacağından vurmuştur gizi?


Yanlışlıkla bir araya gelmiş insanların tümcesiyim
Gezin gözün arpası
Kovulmuş bir allamenin son tezi
Tabancamın kısık sesi
En karanlık sokağımda bulur bizi
Sonra anılar silinir hatıratlardan
Unutur herkes kuz’u
Hangi çare gelmişki felaktan
Gözlerimi kaparım yazmak için sabahı
Kapım kararır durur gizler odamdaki yabanı


Hayat lokma koymaz masaya
Ama ister ki bitir tabağını
Sonra öldürülmek de suç olur ölmek de
Fıkıh kalmaz fikir kalır
Belki bunlar yalanlanır
Kimsesiz bir köpek beni nerede görse tanır
Cümle tanır harf tanır
Herkes biraz kendini asi sanır
Gözlerini kapatır anlamak için dünyayı
Tecahüller dolmuş tıpkı kapanmış bir panayır
Patlamaya hazır bir bomba
Yaşamaya hazır bir cenin
Bir şiir yazacağım eteklerine
Tüm renklerin üstüne yemin
Belki o zaman bende bir yolunu bulurum Rabbin
Odamdan da çıkarım beynim olursa tatmin.

Böyle Olmamalıydı

Beynim çok yorgun. Bunu tüm vücudumda hissediyorum. Komutlar geç gidiyor. Zaman eksenim yerle yeksan olmuş durumda. Çok fazla ağrım var ve hiçbirinin kaynağı belli değil. Bu gerçekten yaşamak değil. Sokaktaki bir köpek benden daha fazla yaşıyordur. Bundan bir kaç ay önce intihardan vazgeçerken böyle olacağını düşünmemiştim. Kötüsünden kurtulduğumu düşünürken daha kötüsüne yakalanmış gibi hissediyorum. Ben ölmek istemiştim, yaşayamamayı değil. Birden fazla duvarı yıkıp geçmek zorunda bırakılmış ağır top mermileri gibiyim. Elimde değil.

Gri Bir Serseri & Güzelavratotu 7

-Önsöz-

Tüm duygular bir yana, en yoğun hissettiğim duygudur öfke. Hiçbir diğer duygu yerine alamaz çiçeğimin.. Adrenalin tavan, gözlerim ve burun deliklerim sonuna kadar açılmış. Slowmotion bir video içindeymişim gibi ağır ve anlamsız hareketler. Çakmağı bir anda masadan alışım, sigarayı yakışım. Her şey bir kaç kat gerçek gibi. Ne yalan söyleyeyim, seviyorum o halimi. Çünkü her yerimde hissediyorum. Gerçek olduğunu o kadar fazla hissediyorum ki kaçamıyorum. Maruz kalıyorum.
Bir anda canavar oluyorum sonra. Hiçbir şey tanımıyorum. Dilimin kemiği kırılıyor, ucu zehir kaplı bir hançere dönüyor. Denilmeyecek ne varsa bilhassa, can yakmak için söylüyorum. O yüzden de sinirliyken kimse ile konuşmuyorum. Çok şükür, kolay kolay sinirlenmiyorum da. Artık öfkem ile sadece ben ve kendim ilgileniyor. Kendime kızıyor benliğim. Haklı olan var mı? Olsa da alacağı var mı? Yok. Kendime kızmamak için mantıklı sebepler, düzen ve nizam içine girmek var mı? Maalesef yok.

‘Yetemedim ama çok denedim’
-Dedublüman

10 Sene Sonra…

Arabanın motor sesi geriye kalan her sesi bastırıyordu. İsmet odaklanmaya çalışarak yol çizgilerini takip etmeye çabalıyordu. Fakat sanki bir balerinin eteğindeymiş gibi döndüğünü hissediyordu. Zaten bu amaçla yola çıkılmış, hastaneye neredeyse gelinmişti. İsmet yaşadığı son depremden beri kendine gelememiş, sürekli deprem olduğunu düşünmeye başlamıştı. Çünkü gerçekten de gördüğü her şey sallanıyor, dengesini ayarlayamıyordu. Bu deprem korkusu olarak geri dönmüş ve 2 hafta boyunca İsmetin hayatını karartmıştı. Bu sebepten ötürü araba dahi kullanmadığı için annesinden onu hastaneye götürmesi için rica etmişti. Psikolojik olabileceğini düşünse de pek ihtimal vermiyordu. Başka bir problem var gibiydi.
‘Var mı hala baş dönmen?’ dedi annesi
‘Evet, yol çizgileri sürekli sallanıyor. Arabada etki ediyor bence biraz ama, normal değil bu.’
‘Bence sürekli bilgisayar başında oturmaktan. Kulaklığı da takıyorsun kulağına, hiçbirimizi duymuyorsun evin içinde..’
‘Anne sırası mı şimdi, hastaneye geldik ya işte. Doktor diyecek şimdi sebebini işte.’

Hastanenin otoparkına arabayı park ettiler. Randevu saatine yetişmeye çalışıyorlardı. Yeni yapılan büyük ve görkemli şehir hastanesi pek işlevli gözükmüyordu. Herhangi bir yardımcı yoktu. Yerdeki çizgileri takip etmek zorundaydın. Fakat İsmet için herhangi bir şeyi takip etmek pek mümkün değildi.
Annesinin yardımı ile doktorun odasının önüne kadar gelmeyi başardı. İlk tahminleri dengesi ile alakalı bir problemdi, bu yüzden de KBB (kulak, burun, boğaz)’ye gelmişlerdi.
Sırası geldi ve İsmet içeriye girdi. Problemini anlattı. Başka bir odaya yönlendirdiler. Gittiği diğer odada ilginç bir sedye vardı. Doktor kafasını sedyeden aşağıya sallamasını söyledi. Uygulamalı bir kaç test yaptıktan sonra, İsmetin ‘Kristal Oynaması’ denilen bir duruma sahip olduğunu söyledi. Sık rastlanan, nokta atışı bir sebebi bulunmayan bir problem olduğunu dile getirdi. Düz bir yatakta, sağa sola dönmeden uyumasını, varsa gözlüğünü kullanmasını ve son olarak bir göz doktoruna da gözükmesi gerektiğini söyledi. İsmet ‘Bu kadar mı? Bir ilaç vermeyecek misiniz? Ya da başka bir teste gerek yok mu?’ dedi. Doktor ‘Hayır’ anlamına gelecek şekilde başını salladı.
‘Başka bir şeye gerek yok delikanlı. Dediklerimi yap, geçecektir.’
‘Peki tamam, teşekkür ederiz’

Odadan çıktı. Durumu annesine anlattı. Annesi ‘Kesin o kulaklıktan. Ben sana diyeyim bak. 2 gün oturma başına vallahi geçer oğlum’ dedi. İsmet ‘Amaan anne, susar mısın?’ dedi ve yürümeye başladı. Düşündüklerinden kısa sürmüştü bu muayene . ‘Ne yapsak’ dedi İsmetin annesi. İsmet ‘Eve gitmeden bir eski eve uğrasak. Özledim, biraz etrafında dolaşayım’ dedi. Annesinin de aklına yatmış, belki eski komşularımı görürüm fikri ile kabul etmişti.
Eski binaları karşılarında parıldıyordu. Mahalle biraz değişmişti, bakımı sanki yeni yapılmış bir araba gibiydi. İsmet kendini yaşlı olduğunu bildiği bir ağacın dibine bıraktı. Elini çimlerde gezdirdi. Evine uzun uzun baktı. Yine buralarda koşturan o çocuk olmak istedi. Yine kulübe yıkmak, yine Ahmet Amcanın tırına tırmanmak, toprak kalan yerde bilye oynayıp, susayınca Metin Amcanın eşinden su istemek istedi. İstemediği tek şeyse yeniden aşık olmaktı burada. Yeryüzünde şu ana kadar en çok acı çektiği yer nere diye sorulsaydı İsmete, kesinlikle adres belliydi. Arzu Apartmanı, 7. Kat 28 Numara.

10 Sene Önce…

Tadı kaçmış bir doğum günü partisine davetliydi İsmet. Çiğdem onu da doğum günü partisine çağırmıştı. Pek samimi değillerdi ama yine de gitmek icap ederdi. Biraz dışarı çıkması, en yakın çevreden biraz olsun uzaklaşması gerekecekti. Binadan hiçbir arkadaşının gelmeyeceğini hatta davet bile edilmediğini biliyordu. Bir umut Pınar davet edilmiştir diye düşündü. Zaten en büyük amaç buydu, Pınar belki gelirdi ve belki karşılaşırlardı.
Evden alelade bir hediye ayarladı annesi. İsmet hiç umurunda olmadan hediyeyi koltuğunun altına aldı. Çiğdemin evi okulun arka tarafında kalıyordu. Asansöre bindi. Aynada kendine baktı. Gözlerinde anlamsız bir öfke vardı. Öfkenin kendisiydi. Üzgün olması gerekiyordu aslında. Sonuçta daha ayrılalı ne kadar olmuştu? Belki 2 ay. Acı dönüşerek öfkeye mi dönmüştü? Galiba öyle olmuştu. Yeni hissettiği duygu, yaptığı şeylere fazla mayhoş bir tat bırakıyor gibi hissediyordu. Her şey biraz bulanıktı kafasında. Net bir kimliği yokmuş, varsa da kaybolmuş gibiydi. Herhangi bir şey yapabilirdi şu an. Özellikle de kötü herhangi bir şey.

Binadan dışarı çıktı. Etrafına bakmadan yürümeye başladı. Belsinde her yer birbirine yakındı sanki. Kolayca istediğin yerde olabiliyordun. İsmet otobüs ana duraklarının içinden yürüdü. Mazot ve is kokusunu çekti ciğerlerine. Cebinde annesinden çaldığı 2 dal sigara vardı. Birini girmeden içecekti. Sonra elini bulduğu çalı çırpıya sürecekti. Eve girdiğinde de ellerini bol sabunla yıkayıp sorunu çözecekti. Çiğdemin annesi de her geleni tutup koklamazdı herhalde.
Çiğdemin binasının önüne geldi. Sigarayı çıkarttı. Sote bir yere geçti. Bakkaldan aldığı kibriti çıkarttı. Sigarayı yaktı. Bir gün sigara içeceğini biliyordu. O gün iki sebepten ötürü gelmişti. İlki Pınarın ondan ayrı, diğeri ise daha ailevi. Gözünde ‘Pınardan ayrılmak’ daha büyük gibi gözükse de büyüdüğünde ikinci yaşadığının daha sarsıcı olduğunu fark edecekti.

Sigarayı yarısına gelince attı. Kafi gelmişti. Binaya girdi. Evin hangi katta olduğunu unuttu. Allahtan bina 3 katlıydı. Zaten çok geçmeden hatırladı evin kaçıncı katta olduğunu. Kapıyı Çiğdem açtı. Yüzü gülüyordu. Gözleri, kulakları, vücudundaki her hücre gülüyordu desek daha doğru olur. Fakat İsmeti görünce hepsi somurtmaya başladı bir anda. Çünkü İsmeti beklemiyordu. Emirhan’ı bekliyordu Çiğdem. Emirhan tek erkek kalmasın diye İsmeti davet etmişti. Aslında Emirhan’ın yakın arkadaşı Ozan gelse çok daha iyi olurdu ama Ozan ailesi ile şehir dışındaydı. İsmet bunu fark etmedi. Ayakkabısını çıkarmaya çalışıyor, ha düştü ha düşecek bir pozisyonda tepiniyordu. Çiğdem ‘Bir ayakkabı çıkaramadın İsmet, cereyan yapıyor gir artık.’ dedi. İsmet daha da telaş ederek ayakkabıyı çıkarmaya çalıştı. Aslında iplerini çözse, hemen çıkartabilirdi. Ama kim uğraşacaktı ki ? Zor etmek daha kolaydı. Sonunda ayakkabı hafif fırlayarak çıktı. Diğerini o kadar sıkı değildi , tek denemede çıktı. Ayakkabının fırlayan tekini düzeltmeden içeriye geçti.

İçeride gıyaben tanıdığı bir kaç kız vardı. Çiğdem hariç tek tanıdığı kişi Çilemdi. Fakat İsmete bakmıyordu bile. İçeriden Çiğdemin annesi geldi.
‘Hoş geldin oğlum.’ dedi İsmete.
‘Hoş bulduk ablacım, nasılsın?’
‘İyiyim kuzum çok şükür, sen nasılsın , annenler nasıl?’
‘Gayet iyiler teşekkür ederim’
Çiğdem anlamsız bir şekilde gülmeye başladı. Yanındaki kızlar ‘N’ oldu ?’ diye sordu. ‘Bir şey yok ya, aklıma bir şey geldi.’ dedi. Aslında bariz bir şekilde İsmete gülmüştü sebepsizce. Odada İsmetin çaresizliğini İsmet dışında Çilem de hissediyordu. Pınar ile ayrıldıklarını biliyordu. Son zamanlarda Çilemin aldığı en güzel haberdi bu.

Çok geçemden tekrar kapı çaldı. İsmet o esnada koltuğa oturmuş, halıyı izliyordu. Kızlar kendi aralarında muhabbet ediyor, telefonlarına bakıyordu. Çiğdem annesine yardım ediyor, ara ara muhabbete dahil oluyordu. İsmet odadaki küf gibiydi. Herkes ondan rahatsızdı, fakat onu temizlemeye de herkes eriniyordu. Varlığına katlanmak zorunda oldukları bir enfeksiyon. Kontrolsüz hücre bölünmesinden doğmuş irrasyonel bir atık.

‘Emirhaaan!’ dedi Çiğdem yüksek bir sesle. Çilem ‘Sonunda geldi ya kankim’ dedi. Çilem ile Emirhan yakın arkadaşlardı. Aslında Çilem bir ara Emirhan ile sevgili olmayı düşünse de Çiğdemin işin içine girmesi ile vazgeçmişti. Bu sefer Pınara yaptığını yapmayacaktı. Çünkü bir işe yaramamıştı. Ayrıca Çiğdem Pınar gibi değildi. Her an her şeyi yapabilirdi Çiğdem.

‘Sende mi buradaydın lan kamil.’ dedi Emirhan İsmete. İsmet gülümsedi, Emirhan ile tokalaştı. Araları ne kötü ne iyiydi. İsmet ile Emirhan’ın arkadaş çevresi farklıydı. Daha doğrusu Emirhan okuldan bir kaç kişi ile arkadaşlık ediyor, geri kalan çevresi yaşça büyük insanlardan oluşuyordu. İsmetin pek haz etmediği, aralarına girmeye çekindiği ortamdı. Aslında tam aksine İsmetin girmesi gerekirdi bu tür ortamlara. Çünkü oturdukları bu semtte , tüm akranlarının ‘ağabey’ saydığı Oğulcan Abinin kuzeniydi. Fakat İsmet Oğulcan Abinin böyle bir popülariteye ve korkuya sahip olduğunu bilmiyordu. Çoğunluk sevse de bir yandan da korkuyordu.

Çok geçmeden doğum günü pastası kesildi. Hediyeler verildi. Mutlu olması gereken herkes mutlu oldu. Herkes evlerine dağılmaya başladı yavaş yavaş. İsmet her kalkmak istediğinde Emirhan ‘Bekle beraber gideriz, satma beni’ dediği için Emirhan’ın keyfi yetene kadar beklemişlerdi. Çilem de ortamdan mahrum kalmak istemediği için bu anlamsız dörtlü hala birlikteydi. Fakat bir süre sonra artık Çiğdemin annesinin rahat olmadığı fark edildi erkekler tarafından. Emirhan ‘Fırının yanındaki parka gidelim. Şişe bulur , doğruluk cesaretlik oynarız’ dedi. Çilem dünden razıydı. Çiğdem annesine sormaya gitmişti. O esnada Emirhan İsmete ‘Çilemi götür biraz oturduktan sonra lan. Çiğdemle bir şey konuşacağım ben’ dedi.
‘Çilem gelmez benle.’
‘Niye?’
‘Pınarla ayrıldık biz.’
‘Ee? Ne alaka?’
‘Gelmez, konuşmuyor benimle doğru düzgün.’
‘Olum Çilem Pınarı sevmiyor bu ara. Araları bozuk, bi kahpelik dönmüş , öyle diyor Çilem. Sen biraz konuş, gelir o. 2 dal sigara veririm.’
‘Denerim tamam.’
Çiğdemin annesi izin vermişti. Normalde kızını pek sokağa salmazdı ama bugün doğum günüydü. Ayrıca başı şişmişti.

Parka varan bu fantastik dörtlünün yaptığı ilk şey şişe aramak oldu. Bi Efes şişesi buldu Çilem. ‘Olur mu bu? ÖÖgh çok pis kokuyor’ dedi. Emirhan ‘Olur olur. Geçen abimler oturuyordu burada, kesin onlar atmıştır ha’ dedi.
Şişe döndü. Emirhan. Şişe döndü. Çiğdem. Şişe döndü . Aslında İsmet ama Emirhan. Şişe döndü. Emirhan.
Aslında durum açıktı. Şişenin Emirhan’da ya da Çiğdemde durması için oynanıyordu bu oyun. İsmetin sırlarını kimse öğrenmek istemiyordu. Ya da onun cesaretini sorgulamak.. Çilem zaten açık oynayan birisiydi. Sır olabilecek bir şeyi yoktu bu hayatta şu ana kadar. Emirhan ya da Çiğdem birbirleri hakkında bir şeyler söylesin diye oynanıyordu oyun. Çilem ‘Ya yeter, bize geliyor oynatmıyorsunuz’ dedi. ‘Sıra İsmette şimdi, sonra da bende. Çevirme!’
‘Ne ağlak çıktın ya, tamam’ dedi Emirhan.
‘Doğruluk mu Cesaretlik mi İsmet?’
‘Doğruluk’
‘Doğruluk ney lan, karı mısın?’
‘İyi lan cesaretlik , söyle hadi’
‘Fırına taş at’
‘Adam akıllı bir şey iste Emirhan. Niye fırına taş atayım, adamlar çıkar ikimizi de döver.’

‘O zaman Çilemi öp’ dedi Çiğdem. Çilem ‘HAYIR, ASLA’ dedi. İsmet bu cevabın geleceğini biliyordu. Hiçbir şey söylemedi. Çakmağını çıkarttı cebinden. Emirhan’a göz kırptı. Birlikte biraz uzaklaştılar. Emirhan’dan iki dal sigarayı aldı. Sonra Çileme seslendi.
‘Çileem. Bir gelsene. Bir şey söyleyeceğim.’
‘Gelmeeem’
‘Ya bi gel. Nolur bak.’
‘Pınar hakkında konuşacaksan gelmem.’
‘Valla söz, gel’
Çilem ayaklandı. İsmetin yanına gitti. ‘Ne var söyle.’ dedi.
‘Sen bana bir şey diyecektin, hatırlıyor musun. Pınarı beklemiştin o gün, dememiştin. Neydi o ?’
‘Ne bileyim hatırlamıyorum.’
‘Nasıl hatırlamıyorsun, yalan söyleme.’
‘Salak mısın niye yalan söyleyeyim.’
‘Sen unutmazsın öyle şeyleri.’
‘Ya sanane salak. Söylemiyorum.’
‘Pınar benden o zaman mı ayrılacaktı? Doğru söyle.’
‘Ne bileyim? Öyle de olabilir’
İsmet konuyu buraya getirmek de istemiyordu aslında ama aklında Pınardan başka bir şeyde yoktu.
‘Pınarla alakalı konuşmayacaktın hani?’
‘Pınarla alakalı değil bu, benimle alakalı. Geçmişte olmuş bir şey. Ayrıca Pınar ile aran bozuk, nolur ki anlatsan?’
‘Ben kahpe değilim. Senin o eski sevgilin kahpe. Arkasından konuşmam..’ dedi ve uzaklaştı Çilem. Hiçbir şey söylemeden başka bir yöne doğru yürümeye başladı. İsmet sigarayı yaktı. Yarısında midesi bulandı attı. Kalan diğer sigarayı sote bir yere saklayacak ve eve gidecekti.

Aradan bir kaç gün geçti. Hayatta hiçbir şey değişmedi. Taa ki Çilemin İsmete Facebooktan yolladığı mesaja kadar.
‘Pınar senden Ahmet için ayrıldı. 8’e giden Ahmet.’

Aslında bu doğru değildi. Pınar gerçekten de annesinden korktuğu için ayrılmıştı İsmetten. Bu durumdan pek mutlu değildi ama bir zaman sonra unutmuş ve gerçekten de Ahmet’ten hoşlanmıştı. Bir süredir de bakışıyorlardı. Facebooktan bir kere konuşmuşlardı. İsmet bunları bilmese de Çilemin dediğine yarı yarıya inanmıştı. Zaten inanmak istiyordu. Öfkesini bir yere kusmak, başına gelen bu kötü olaylar için birini suçlamak istiyordu. En kolayını tercih etti. Öfkesini kusmadan gerçekliğini öğrenmek istedi bu durumun. Mehmet ile Pınar aynı sınıftaydı. Onun bilebileceğini düşündü. Hemen ona yazdı fakat Mehmet’in bilmediğini öğrendi. Samet’te şansını denedi. Samet de bilmiyordu. İsmet kendisi öğrenemeyeceği için Samet’e öğrenmesi için yalvar yakar yazdı. Fakat Samet yardım etmek istemiyordu. Eğer öyleyse bir kez daha kaybedecekti Pınarı. Hem de hiç dahil olmadığı bir savaşta.
Zaten bunlar hep İsmetin yüzünden olmuştu. Rahat rahat dolaştı gezdi kızla, sonra çarptı kıza. Düşürdü kızı. Kız da ayrıldı bundan. Halbuki Samet’i tercih etseydi böyle olmazdı. Samet onu kovalamazdı çünkü. Yanında dururdu. Sınıfta kimse bir şey yapamazdı Pınara. Çilem bile. Ama İsmet ile Pınar birlikteyken Onur Pınarın saçını çekmişti. Ağlatmıştı kızı. İsmet ne yaptı? Hiçbir şey. Haberi bile olmadı.
Samet kendini bu düşüncelerle hırs ve hiddetle doldurdu. İntikam alması gerektiğini düşündü. Hem Pınar için, hem kendi için.

‘Tamam, sorarım Pınara.’ yazdı Samet.

Kıvılcım bir kere daha ateşlendi içinde İsmetin. Neler yapabilirdi şu an imkanı olsa. Bir coğrafyanın iklimini değiştirebilecek kadar güçlü hissediyordu kendini. Dağlar gibiydi. Dağlar kadardı içinde. En az dağlar kadar da dibi boylayacaktı.

Gri Bir Serseri & Güzelavratotu 6

-Önsöz-
Kaybettiğimiz şeyleri kazanmak için sarf ettiğimiz çaba çoğu zaman, geri kazanmak istediğimiz şeylerden daha değerlidir. Çünkü zaman asla geri kazanamayacağınız yegane ve yekpare bir mevhumdur. Zamanımızı harcadığımız şeyler, bizim kim olduğumuzu belirler. Kazanç beklemeden yaptığınız her şeyde sizin ne kadar dürüst ve temiz olduğunuzu. O yüzden kaybetmemek için uğraştığım tek şey dürüstlüğüm ve temizliğim. Belki bu olgulara başka insanlardan geç ya da eksik ulaştım. Belki insan olarak, olmam gereken noktadan çok uzağım. Ama yaklaşmaya çalışıyorum. İnsanlar ise bir o kadar uzaklaşmaya ve bunu normalleştirmeye çalışıyor. İnancımı kaybediyorum. Şimdi bu inancı geri kazanmak için sarf edeceğim çabaya değecek mi?

”Yağmurlu bir kış akşamı ağrı girer karnına. Filmdeki gibi dünya benzer ağır romana”
-Sansar Salvo

Can kulübenin duvarına son kez kendini kaldırıp attığında duvarı yıkmayı başarmıştı. Duvar yıkılırken, o da duvarın üstüne yıkılmıştı. Herkes sevinçten gülmeye başlamıştı. Canın canı çok yanmış olsa da anın sevinci ve yaydığı adrenalin bunu unutturmuştu. İsmeti aradı gözleri fakat görememişti. Pınarın yanına gittiğini unutmuştu İsmetin. İsmete göre Can pek işe yaramıyordu bu yıkım işinde. Çünkü Can çoğunlukla taş atıyordu duvara. Ya da ‘Dur son kez işeyeyim içine’ diyip , gerçekten de kulübenin içine işiyordu. Sonra da ortalık iğrenç bir idrar ve toz kokusu ile kaplanıyordu. Fakat son darbeyi Can vurmuştu. Bunu bir an önce gidip İsmete anlatmalıydı.

İsmet kendini tutuyordu. Ağladı ağlayacak bir halde, toz toprak ve biraz yara içinde binaya doğru yürüyordu. Kimseye görünmeden bir şekilde binanın içine girebilirse, eve gidebilirdi. Çünkü herkes ‘Noldu, noldu?’ diye soru soracaktı. Eğer İsmet tek kelime daha etmeye kalkarsa hüngür hüngür ağlayacaktı. Kalbi çok kırılmıştı. Sanki Can kendini değil de İsmeti kaldırıp kulübeye atmış, İsmette duvarın üstüne düşmemiş altında kalmış gibiydi.

Can İsmetin döndüğünü gördü. Koşar adım yanına doğru gitti. Yanıldığını ispatlayacaktı. Eğer İsmet yine kendisiyle dalga geçer ya da kızdıracak bir şey söylerse Recep Amcaya şikayet edecekti onu. Pınarın yanına gittiğini, hatta sevgili olduklarını, duvarı yıkmaya gelmediğini söyleyecekti. Bu son söylediği yalan da olsa, belki Recep Amca çok sinirlenir ve İsmeti havuza aldırmazdı.
Bir kaç adım sonra İsmete seslendi. ‘Laaağn İsmeet. Duvarı yıktıım oluuum, ben yıktııım.’
İsmet duyuyor fakat anlamıyordu. Anlayamıyordu. Can İsmette bir gariplik olduğunu yüzüne bakınca anladı.
‘Noldu lan?’
İsmet cevap vermemekte kararlıydı. Cevap verirse hem çok rezil olacaktı, hem bu durumu büyük ihtimalle tüm bina duyacaktı. Eğer annesi duyarsa bir de ondan azar yiyecek, hatta eğer babası seyahatte değilse akşam bir azar da ondan yiyecekti.
‘Konuşsana lan İsmet, dilini mi yuttun olum? Kulübenin duvarını yıktık diyom’
‘Çekil Can..’
‘Nereye gidiyon la , noldu ?’
İsmet adımlarını hızlandırdı. Bir kaç adım sonra da ağlamaya başladı. Binanın arkasına doğru koşmaya başladı. Eğer koşarsa kimse ağladığını fark etmezdi. Ama Can çoktan fark etmişti. Arkasından koşmaya başladı İsmetin. Yetişemiyordu fakat çabalamayı da bırakmıyordu.

O esnada Mehmet ve Samet arka bakkala gitmek için mola vermiş, ortaklaşa toplanan para ile içecek bir şeyler almaya gidiyorlardı. İsmetin koşarak arkaya geldiğini fark ettiler. Fakat belli ki İsmet onları fark etmedi. Koşarken Mehmet’e çarptı, yere düştüler.
‘Gerizekalııııı.GERİZEKALIII.’ dedi Samet.
‘Allahtan dandik tişörtümü giydiydim, valla döverdim seni İsmet’ dedi Mehmet.
İsmet ayağa kalkmadı. Yattığı yerde gözleri ıslak bir şekilde gökyüzüne bakıyordu.
Can arkasından koşarak gelmeye devam ediyordu. Samet Canı fark edince soru sormaya başladı.
‘Nereye koşuyonuz olum siz böyle?’
‘Bilmiyom ki Samet Abi, İsmet ağlıyodu sonra koşmaya başladı, bende arkasından koştum bir şey oldu diye.’
Mehmet ‘Niye ağlıyon gardaşım noldu?’ dedi.
Birinin böyle durumlarda gösterdiği en ufak şefkat, sahiplenici söz genelde İsmeti daha büyük bir ağlama krizine sokardı. Öyle de oldu. Bağırarak ağlamaya başladı. Haliyle çevredeki çoğunluk da bunu duydu. Önce kulübenin etrafında kalan erkekler, sonra telleri sökmeye uğraşan kızlar , zemin kattaki Kevser Abla… Gelebilecek ya da balkondan bakabilecek herkes İsmetin yerde ağlayıp haykırmasını izliyordu. Ta ki Meliha Abla gelene kadar.
‘Noldu Can? Niye ağlıyor İsmet?’
‘Bilmiyom valla appa. Bende sormak için koştum arkasından, söylemedi’
‘Sırtın terlemiştir, yukarı çık . Annem sırtına havlu koysun… Açılın lan sizde, bakıyım bi yakışıklıma.. Noldu ablam? Niye ağlıyon sen? Gel hadi yukarı çıkak bak annen görürse üzülür şimdi, korkutma kadını. Gel hadi.’
Kimse hiçbir şey bilmediği için, sessizce sorulan ‘Nolmuş?’ sorularına kimse bir cevap veremiyordu. Meliha ise soru sormanın çok gereksiz olduğunu bilecek kadar yaşlıydı. 22 yaşındaydı Meliha. Mahallede korkulan bir kimseydi. Omzundan koluna kadar uzanan gül dövmesi, kot pantolonun kenarındaki ağır ve harbi zincir, belindeki kelebek ve ağzındaki sarı filtreli sigara. İşte Meliha Abla! İsmeti severdi, her ne kadar geçen sene İsmet Canı dövmüş olsa da. İlk öne küplere bindi, gidip İsmetin anasının saçını başını yolacaktı ama İsmetin annesini de çok severdi. Ondan bir şeyler öğrenebileceğini düşünüyordu. Genel ortalamaya bakarak kültürlü ve bilgili bir aileydi İsmetin ailesi. Hatta Meliha, daha İsmet 2-3 yaşlarındayken bina içinde bir gün İsmeti görmüştü. İsmet elinde bir gazete, merdivenlerde oturmuştu. Kulak kabartınca fark etti ki İsmet gazetedeki haberleri okuyordu. İlk önce inanmadı, ama söylediği şeyler bildiğin haberdi. Kabine, ÖTV zammı, paradan sıfırlar atılacak mı vs.

Yavaş yavaş yanına yaklaşınca fark etti ki İsmet gazeteyi ters tutuyordu. Bir kaç gün sonra İsmetin annesine sorduğunda olayı anladı. İsmet iyi bir ezberciydi. Akşam haber bülteninde duyduğu şeyleri, gazeteden okuyormuş gibi yapabiliyordu. Yine de zeka gerektiren bir şey olduğunu düşünmüştü Meliha. O yüzden hem İsmete sempati duymuş, hem de akıllı bir çocuk olduğunu fark etmişti.
İsmeti kendi evlerine çıkarmıştı Meliha. Hala hiçbir şey sormamıştı. Aslında Pınar ile ayrıldığını tahmin edebiliyordu. Çünkü sevgili olduklarını Can yanlışlıkla ağzından kaçırmıştı. Meliha Canın gelişimini takip etmek, sıkıntı bir durum varsa öğrenmek için arada sorguya çekerdi Canı. Bu sorgulardan birinde Can söyleyivermiş bulundu. Meliha çok gülmüş, bir yandan da cesaretlerine hayran olmuştu. İçten içe mutlu ediyordu onu bu birliktelik ve gerçekten ayrıldılarsa Meliha da üzülecekti. Zaten annesini pek sevmiyordu Pınarın. Tam üst katlarında oturuyorlardı ve çok ses yapıyorlardı. Bir kaç kez kavga için çıkacaktı ama, mahallede kavga etmediği sadece kendi binası kalmıştı. Kapı komşusu Recep Amcaya ayıp etmekte istemiyordu.

İsmeti balkona çıkarttı. Minderin üstüne oturttu. ‘Çay koyayım sana.’ deyip mutfağa gitti. Bir kaç dakika sonra elinde iki bardak çay, küllük ve sigara ile gelmişti. İsmet direk sigara odaklandı. Acaba içmesine izin verir miydi Meliha Abla? Büyük ihtimalle bunu deneyecek, ardına Meliha Abladan tokat yiyecekti ama hiç tereddüt etmeden sigara uzandı. Meliha şok olmuştu. Fakat belli etmedi. Kendisi de ağzına bir sigara aldı. Sigarasını yaktı. Sonra çakmağı tekrar yaktı, İsmete doğru gitti. İsmetin uzanmasını bekledi. Uzandığında da ağzından sigarayı aldı. ‘Sakın’ dedi. Çayını İsmete uzattı. İsmet alıp kenara koydu. Sonra İsmeti dürtü. Eliyle üst katı gösterdi. İsmet şaşırdı. Göz kırparak ‘Ne diyon?’ dedi. Meliha hafif gülümser bir şekilde tekrar göz kırparak ‘Pınar diyom’ dedi. Hiçbiri cümleye dökülmedi ama kişiler birbirlerini doğru bir şekilde anlamıştı.
‘Nereden biliyon abla sen?’
‘Ben bilirim, Meliha’yım ben. Bak Sibel bilmez. Benden büyük olduğuna bakma sen. Ben bilirim öyle şeyleri. Anlat bakayım. Noldu?’
‘Ayrıldı benden’
‘Niyeymiş. Senin gibi yakışıklıyı bulmuş. Derdi neymiş’
‘Ananesi öğrenmiş herhalde. Öyle dedi’
‘Ha, o zaman değişir iş. Sen o yüzden ağladın hemi?’
‘He abla. Başka bir şey diyemedim. Kızamadım. Eve gitmeye çalışıyordum kimseye gözükmeden. Can geldi, soru sormaya başladı. Öyle olunca dayanamadım ağladım.’
‘Vay guzum. Olum ağlanır mı bunun için boş ver sen. Yarın öbür gün nasıl olsa döner. O da üzülmüştür eğer dediğiniz gibiyse. Durduk yere niye ayrılsın senden.’
‘Döner dimi?’
‘Döner döner, sen sıkma canını. Ben bi ara çeker köşeye konuşurum olmadı.’
‘Yok yok, konuşma.’
‘Niye?’
‘Benim konuşturduğumu zanneder, zorluyorum zanneder.’
‘E zorlayacaksın paşam. Sevdiğini göstereceksin. Kız onu gerçekten sevdiğini görünce daha çabuk gelir’
‘Nabim, döveyim mi?’
‘Hayvan. Onu mu diyorum? Eşek.. Yani biraz ısrarcı ol, onu sürekli sevdiğini söyle. Dikkatli ol ama, kızın da canını sıkma. Sana geri dönmesini sağla, ama öyle salak salak kıza zarar vermeye çalışarak falan değil.’

‘Olur mu kız öyle şey?’ dedi arkadan bir ses. Gelen Sibel’di. Meliha’nın ondan iki yaş büyük ablası. ‘Olum, kıza vazgeçilebilir olduğunu göster. Sen kimsin ki çek. Köpek çek. Koşar götünden.’ dedi Sibel
‘Salak salak konuşma abla çocuğa, atacam terliği ağzına şimdi. Verdiğin akla bak. Zaten sigaraya falan yeltendi, sende böyle akıllar ver, sonu biz gibi olsun’
‘Sigaraya mı?’
Yerden aldığı terliği tak diye fırlattı Sibel İsmete. Tutturmuştu. Terlik İsmetin kafasından sekip, balkondan aşağı gitmişti. İsmet giden terliği izlemiş, hatta arkasından gitmeyi istemişti. Çünkü ölüm nedir bilmiyordu. Yaşam ona büyük bir kazanç sonunda verilmemişti ki, kıymetini bilsin. Ölmek kolay sanıyordu.

‘Siktir git, aşağıdan terliği al gel, eşeksıpası. Valla annene söylerim bir daha öyle bir şey duyarsam. Hadi naş..’ dedi Sibel. Sonra balkona çıkıp, bir sigara da o yaktı.

İsmet aşağı indi. Terliği alıp Cana verdi. ‘Bu sizin, eve çıkaracakmışsın’ dedi. Sonra tekrar binaya yürüdü ve eve çıktı. Müzik dinlemek istiyordu saatlerce.
Odasına gitti. Bilgisayarı açtı, açılmasını beklerken yatağa uzandı. Biraz daha sessizce ağladı. Sonra kulaklığı olmadığı için, hoparlörleri yatağına getirdi. Birini sağ kulağının yanına , birini sol kulağının yanına koydu. Yorganı üstüne çekti. Tüm acılarının biteceğini hissediyordu. Sonra şarkıyı açmak için tekrar kalktı.

”Yener ÇEVİK-Gözbebeğim Öldü

Acı dolu bir bardağı taşırmak hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı onun için. Bir yandan canı yanıyor, bir yandan da o bardağın taşması sanki bardağın eni sonu boşalacağını düşündürüyordu.

Pınar ise bunu bile yapamıyordu. Anannesinin danteline yardım etmek zorundaydı. Ara ara iki üç damla göz yaşı dökse de, hemen tuvalete koşup yüzünü yıkıyordu. Neşeli şarkılar dinleyip hüznünü geçiştiriyordu.

Fakat İsmet şimdiden saplanmıştı. Geçecek diyenler yalancı, geçmesi için dua eden de şerefsizdi. Geçmemeliydi. Geçerse, aşkı da geçecekti çünkü. Aşk ızdıraptı, göğsüne girmiş çiçek desenli bir sustalıydı. Sonu bu muydu yani? Günlerce görmeden, konuşmadan birini sevecek, sadık kalacaksın. Sonra seni anası babası yüzünden terk edecek? Neden? Bu adil değildi.
İsmet haksızlığa uğramış olduğunu tüm benliğinde hissetti. Kendine o kadar acıyordu ki, şu an aklını kaybedip daha da acınası bir hale girmek istiyordu. Hatta mümkünse yatalak falan da olabilirdi. Çünkü şu an çektiği acıyı daha önce kimse çekmiş olamazdı. En çok acıyı İsmet çekiyordu. En azından İsmet bu düşünceyi öyle sağlam temellendirmişti ki, dünyada Pınardan ayrılmak ile eş değer bir acı daha olamazdı. Doğrusunu öğrenecekti. Ama çok uzun bir süre sonra.

Pınar ise uzun uzun balkonda yıldızları seyretti. Acaba İsmet ile aynı anda aynı yıldıza baksalar, bunu hissedebilirler miydi?
Hissettikleri ortak tek şey acıydı. Birisi bir güz sonrası, birisi bir kuz öncesi.

Gri Bir Serseri & Güzelavratotu 5

-Önsöz-
Bazı şeylerden anlamsız yere nefret ediyorum. Mesela yemek yemek. Neredeyse hiç keyif almıyorum. Ne yediğimin asla bir önemi yok. Çünkü sadece yaşamak için yemek yiyorum, asla güzel şeyler yemek için yaşamıyorum. Ya da uyku. Tamamen zaman kaybı. Gün 24 saat ve sağlıklı bir yaşam için 8 saatinden vazgeçmen lazım. İyi de neden? Başka bir yolu olamaz mıydı yani?
Bu sorduğum soruyu, reel bir soru olarak algılamayın. Cevabını bildiğim ama ağlamaya devam ettiğim bir soru bu. Değişmeyeceğini biliyorum, ama sorgulamaktan kendimi alıkoyacak da değilim.
Bir gün yine bunları düşünürken (sanırım o esnada okuduğum kitabın bir bölümü beni bu düşünceye itmişti) aslında kendimden de nefret ettiğimi fark ettim. Neden dünyadayım ki? Ben olmasaydım da hiçbir şey değişmeyecekti. Çünkü biliyorum. Öldüğümde de hayat devam edecek. Kimse ben öldüm diye işini gücünü yarım bırakmayacak. Kimse yemek yemekten, uyumaktan vazgeçmeyecek. Kimse yerime yaşamayacak. Bir kaç gün sonra her şey eskisi gibi hissettirecek. Ekmeğin tadı, rüzgarın dokunuşu değişmeyecek. Tüm bu saydıklarım akıp gitmeye devam eden bir nehir gibi, bir gün denize dökülecek benden sonra. Damlalar birbirine karışacak, hızlanacak. Bütün deniz kavuştuğunda ise hiçbiri yaşanamamış bir ömrün dram dolu manifestolarına değinmeyecek. Öyle bir nefret işte bu. Tüm denizlerden, tüm gizlerden ve kuzlardan…

‘Benim gibi sonsuz bir at
Hiç koşmuyorken de attır’
-Muhsin Ünlü

Arzu Apartmanı yıllar sonra resterasyon kararı almıştı. Binanın dış cephesi yalıtım ile kaplanacak, yeniden boyanacak ve bahçe düzenlenecekti. Eskilerden kalma çok fazla gereksiz şey vardı. Bahçenin etrafında anlamsız bir tel örgü , tam ortada kamelya mı yoksa kulübe mi olduğu anlaşılmayan küçük bir yapı, çoğu kırılmış beton zemin vs. Ücret bina sakinlerine bildirilmiş, bir şirket ile anlaşılmıştı. Fakat anlaşma dahilinde olmayan bazı şeyler vardı. Bina yöneticisi Recep Bacak bunu daha sonra öğrencek ve mantıklı olmayan bir çözüm bulacaktı.

Bu sırada binanın bütün çocukları yavaş yavaş kurulmaya başlanmış iskele ile oynuyorlardı okuldan arta kalan zamanlarda. Henüz 2.Kata yaklaşmıştı iskele. Yarım metreye yakın bir kum birikitnisi de iskeleye yakındı. Bunu fırsat bilen İsmet ve saz arkadaşları iskelenin üstünden kuma atlyorlardı. Uzun zamandır bedava ve ilkel bir şekilde bu kadar eğlenmemişlerdi.
İsmet ve Mehmet binanın arkasındaki bakkala doğru yürümeye başladılar. Mehmetin parası vardı ve bunu en hızlı şekilde harcamalıydı. Mehmetin parayla olan ilişkisi biraz değişikti. Asla cimri değildi, fakat kimsede 50 kuruş borç bile bırakmaz, eğer alamayacak kadar zor bir duruma girdiyse de ona asla güvenmezdi. Bu ekibin arasında birilerine en çok bir şeyler ısmarlayan kişi de yine Mehmetti.
İsmet ve Mehmetin arasında farklı bir ilişki vardı. Mehmet yapı olarak İsmetten daha uzun ve daha iriydi. Kafası yumurtayı andırıyordu. Gözleri kahverengi, yüzü temiz bir çocuktu. En yakın arkadaş gibi değillerdi , ama birbirlerini de çok seviyorlardı. Birbirleri arasında kimsede olmayan muhabbetler oluşmuştu son zamanlarda. Daha doğrusu Pınar ve İsmetin birlikteliğinden sonra, Mehmet sorular sormaya başlamıştı. Bunlar bir sevgiyi gıpte eder tarzda sorulardı. Bir keresinde Mehmet ‘E siz şimdi sevgilisiniz, sonra ne olacak?’ demişti. İsmette ‘Bilmem, evleniriz herhalde büyüyünce’ demişti. Bu cevap Mehmeti tam belirleyemediği bir duygu duruma sokmuştu.
Bakkala vardılar. Bakkal ve diğer dükkanlar düz bir hat şeklinde sıralanmışlardı. Başt Çamburç Pastanesi olmak üzere uzaıp devam ediyordu. Mehmet genelde Şen Bakkal’a girerdi. Eski ve otantik bir bakkal, baba-oğul işletiliyordu. Eskilerin kolonyaları satılıyor, hala yetmişlerdeymiş gibi bir hava estiriyordu. İki tane ‘Oğuz Kola’ aldılar , ardından 1 liraya satılan fakat neredeyse orta bir poşet boyunda, tamamı dolu olan cipslerden aldılar. Doğru düzgün bir tadı yoktu. Biraz tuz, biraz patatesti işte. Sonrasında birlikte tekrar binanın arkasına doğru yürüdüler. Bahçede oturup, bir yandan muhabbet ederken bir yandan da aldıklarını yediler, içtiler. Bir süre bu tatlı muhabbet devam etti. Arabalardan, bilgisayar oyunlarından, geçen gün yenildikleri bina maçından bahsettiler. Aslında Samet yüzünden yenilmişlerdi fakat bunu pek uzatmadılar. ‘Neyse’ diyip geçmişti tüm takım. Zaten hiçbir zaman takım olmayı becerememişlerdi. Herkes bireysel olarak yıldız olmak istiyordu. Maç bitince gidip hep beraber para verip, 2.5 litre kolayı karşı takıma vermişlerdi. İsmet ve Can çok üzülmüştü. Çünkü diğerlerine nazaran, kazanmak için orada olan yegane iki kişilerdi. Tüm heyecan ve azimleri ile oradaydılar. Can küçük olduğu için istediği performansı ortaya koyamıyor ve hemen moralini bozuyor olsa da, İsmet hem kendinin hem de takımının moralini asla bozmak istemiyordu. Binanın çocuklarıyla karşı karşıya oynarken ne maçlar çevirmişti. ‘Yine yapabilirim’ diye düşünüyordu. Ama unuttuğu bir şey vardı. Kazanmak gerçekten bu kadar önemli miydi herkes için? Sadece zevk almak değil miydi mesele?
(Yazarın Notu: Aslında değil. Bu büyük bir kandırmaca. Herkes kazanmak için sahaya çıkar. İşin aslı, o sahada gerçekten ter döken her insan kazanmıştır. Fakat farkında değildir)
Muhabbet yine tam Pınar ve İsmetin ilişkisine gelmişken Samet ve babası Recep Amca yanlarında Can, Ekrem, Feyyaz Ağabey, Elif, Pembe, Aysun ve binanın diğer çocukları ile birlikte gelmişti. Recep Amca İsmet ve Mehmeti de yanına çağırdı. Hızlıca kalktılar ve Recep Amcanın yanına gittiler. Recep Amca diğer çocuklara onları niye topladığını anlatmamıştı henüz. Hepsine bir ağızdan, tek seferde anlatmayı uygun görmüştü.
‘Bebeler. Bina boyanacak, bahçe düzenlenecek. Biliyorsunuz zaar.’
Herkes bilidiğini bildirdi.
‘Hah. Şimdi bebeler, ben konuştum. Bi havuz düşündüm şu kulübünenin olduğu yere. Ama inşaatçılar eğer o kulübeyi yıkmak ile uğraşırlarsa geç kalacaklarmış. Yapamazlarmış o zamanda. Tellerinde sökülmesi lazımmış. Eğer siz , inşaatçılar iskeleyi kurarken bunları yaparsanız, havuz yapımına vakit kalacak. Yok yapmazsanız, yapılmayacakmış. Siz yapabilir misiniz bunu?’
Çocuklar hiç düşünmeden sevinmeye başladılar. Hatta çoktan kafalarında yüzmek için gerekli şeyleri, anne ve babalarına nereden satın aldıracaklarını düşündüler.
Hepsi tamam dedi. Yapabilirlerdi. Önlerinde iki günleri vardı. Ama acelesi yoktu. Diğer hafta sonu da devam edebilirlerdi , şayet bitmemiş olursa.
Fakat Recep Amca işin doğrusunu anlatmamıştı. Aslında ortada havuz falan yoktu. Zaten havuz yapmak o kadar kolay değildi. Mesele sadece, inşaatçıların böyle bir şey yapıp yapmayacağıydı. Recep Amca teklifini yapmış olsada, restorasyonu yapacak olan firma kabul etmemişti. Peyzaj işi onların işi değildi. Fakat Recep Amca bina toplantısında bunun da yapılacağını söylemişti. Ondan beklenti yüksekti. Çünkü diğer binalara nazaran, Arzu Apartmanının tepesinde çok fazla baz istasyonu vardı ve hepsi için ayrı para alınıyordu. Fakat bir icraat gözükmüyordu. Hiçbir yenilenme ya da tamir işi yapılmamıştı. Paranın nerede olduğu da meçhuldü. Kimsenin dili varmasa da paranın nereye kaybolduğu çok açıktı. Recep Amca parayı kendisi için harcamıştı. Ya da kendi dediği gibi para bir hesapta birikiyordu. Yine kendi söylemine göre, binanın restorasyonu bu para ve daire sakinlerinin desteği ile yapılacaktı. Bu yüzden bu kadar pahalı değildi.

Bu esnada Pınar çocukların arasında değildi. Bir süredir sokağa çıkmıyordu. Henüz ne yapacağına karar verememişti. İsmetten ayrılmayı düşünüyor fakat yapamıyordu. Bu oyunun içinde olmaktan nefret etse de, İsmeti gerçekten seviyordu. Başka çaresi olduğunu bilse, çoktan yapmıştı. Zaten her şey üst üste geliyordu. Geçenlerde bir akşam , İsmet ve annesi Pınarların evine gelmişti. Pınar ve İsmet odada bilgisayara bakıyorlardı. Fakat konuşmalarından kimse şüphelenmesin ya da duymasın diye aynı odanın içinde notlaşıyorlardı. Kalkma vakti gelipte, Pınar elinde unuttuğu not ile misafirlere kapıya kadar eşlik ederken annesi notu fark edip elinden almıştı. Sonrasında, biraz memnuniyetsiz bir gülümseme ile İsmetin annesine döndü. İsmetin annesi ne olduğunu zaten biliyordu. Pınarın annesine dönüp, ‘E çocuk bunlar, olur öyle şeyler’ demişti. Sonrasında da bu konuyu biraz konuşmuşlardı. Pınarın annesi bilmiyor gibi yapmayı tercih etmişti. Ama Pınarı kısıtlamayı da , daha fazla kontrol etmeyi de ihmal etmemişti.
Pınar bu olanlardan sonra zaten istesede sokağa eskisi gibi çıkamazdı. Yanlış mı yapmıştı acaba? Bu ilişkinin tüm sıkıntısı Pınarın omuzlarındaydı. İsmet hiçbir şey yapmıyordu. Hiçbir problem çekmiyor daha da kötüsü Pınarın çektiği sıkıntıları neredeyse yok sayıyordu. İşte Pınar biraz da bu yüzden ayrılmak istiyordu.

Recep Amcanın çocuklara bildirdiği bu plan, 2 gün sonra hayata geçmeye başlamıştı. Kız çocukarı tel sökmek ile başlamış, erkek çocuklar kulübeyi yıkmaya uğraşıyorlardı. İlk önce sarsmaları ve kulübeyi yıpratmaları gerektiğini fark ettiler. Duvarlar zaten çok dengesizdi. Tekme attığında sallanıyordu. Fakat dört duvarı eğer aynı anda devirirlerse kendileri de altında kalabilirlerdi. İki duvar devirip, çatıyı da onunla beraber yıkmaya karar verdiler. Bu sayede kimseye zarar gelmeyecekti. Feyyaz Ağabey planı anlattıktan sonra, tıpkı ordusunu sefere yollayan bir serasker gibi ‘Haydi aslanlarım, yıkalım burayı. Tekme tokat, taş, sopa ne buldunuz vurun ilk duvara’ dedi. Çocuklar gaza gelip ilk önce duvara kendilerini vurdular. Kimisi tekme attı. Kimisi ağır taşlar fırlattı. İlk günün sonunda duvar parça parça kopmaya başlamıştı. Recep Amca da her akşam onlara kola , gazoz vs. getiriyordu. Akşam olduğunda gözle görülür bir gelişme kaydedilmişti ama tamamen devrilmemişti duvar. Parçaları kopmuştu. Yarın daha erken kalkıp, erkenden yapmaya karar verdiler. Herkes evden çıkabildiği ilk vakit çıkıp, devam edecekti. Eğer çoğunluk sağlanırsa, zaten yıkılacaktı. Kızlar tel sökmekte pek başarılı olamadı. Onlarda ilk önce telleri eğip sonra pense veya benzer şeylerle kökünden koparmayı denediler fakat sadece eğebilmişlerdi telleri. İki tarafta yeterli tecrübeye sahip değildi , fakat azimleri ve çabaları alnından öpülesiydi.
Aralarında bir tek Pınar yoktu. Durumu öğrenmişti fakat annesinden izin yoktu. Aslında annesi doğru bir mantıkla izin vermemişti Pınara. Çocuklar böyle şeylerden ne anlardı ki. Hem herhangi birisi duvarın altında kalabilir, tel ile kendini yaralayabilirdi.
Ertesi gün yine Pınar hariç herkes sabahın erken saatlerinde sokağa çıktı. Duvar ile uğraşmaya devam ettiler. Saat 13-14 gibi ilk duvar yıkılmıştı. Feyyazın önderliğinde ilk başarım sağlanmıştı. Kızların başında da Aysun bir kaç sıra teli sökmüştü.
Sonrasında Aysun İsmeti yanına çağırdı. Pınardan bir şey iletecekti.
‘Saat 5 gibi Pınar çaprazdaki parka çıkacakmış. Halısahanın arkasındaki çimlerde onu bekleyecekmişssin, öyle söyledi’ dedi.
İsmet çok mutlu olmuştu. Son bir haftadır hiçbir yerde doğru düzgün göremez olmuştu Pınarı. Bu haber ile birlikte daha da coşkulanan İsmet, duvara kaldırıp kendini bir daha attı. Bu eylemi aralarında en çok İsmet yapıyordu. Ağırlığının tamamını duvara vurursa, daha fazla sallayabileceğini düşünüyordu. Haklıydı da. Canı pek acımıyordu. Sadece sürtünme izleri kalıyordu vücudunun bilimum yerlerinde. Bazıları kanıyordu az az, ama pek can yaktığı söylenemezdi.
Saat hemen hemen 5’e yaklaşıyordu. İkinci duvara başlayalı neredeyse 2-3 saat olmuştu. Bu duvar daha sağlamdı ve çocuklar yorulmuştu. İsmet Feyyaz’a saati sordu.
‘Abi saat kaç oldu?’
‘5 e geliyor. Noldu ki?’
‘Abi parka gitmem lazım benim, çaprazdaki varya. Pınar çağırdı.’
‘Vaaay vay vay vay, iyi iyi git. Pınar niye çıkmıyor kızların yanına lan. Valla onu sokturmam bak havuza.’
‘Bilmiyorum abi, annesi izin vermiyor herhalde. Ben onun yerine telleri sökmeye de giderim bir şey olmaz’
‘Unutmam bak lan bu dediğini. Söktürürüm sana telleri kızlarla..’
‘Tamam hafta içi annem izin verirse iner yaparım. Yoksa diğer hafta pazar yaparım.’
‘İyi hadi git, kızı bekletme.. Çakal senii’
İsmet gülümseyerek çocukların yanından ayrıldı. Can yine arkasından ‘Aşığğğsıın’ diye bağırıyordu. Evet, İsmet aşıktı. Beyaz bir tavşanı kıskandıracak şekilde, hoplaya zıplaya gidiyordu parka doğru. Yolda Sinan Abiyi gördü. ‘Nabıyon abi la’ dedi yanından geçerken. Sinan Abi İsmetin güldüğünü görünce, gülmeye başladı. Mahalleye saçıyordu tüm mutluluğunu. Sanki bir ağaca dokunsa, ağaç bir anda meyve verecek olgunluğa gelecekti. Gözlerine bahar gelmişti İsmetin.

Parka yaklaştı. Parkın hemen ilerisinde, çok eski bir halısaha vardı. Halısaha inşa edilirken parkın şu an bulunduğu yer daha üstte kaldığı için, istinat görevi görsün diye parkın sağ tarafı eğimliydi. Yıllar sonra park yapılınca, eğimli olan toprağa çim ekilmişti. Kışın buz tutunca, çocuklar oradan kayardı. Yazları da sırt üstü uzanmak için birebirdi. Doğal bir yatak gibiydi.

Park pek dolu değildi. Pazar günü olduğu için mahallenin kadınları parkın banklarında oturuyor, muhabbet edip çekirdek çitliyorlardı. Az ileride Pınarı gördü. Eğimli çimlerin üstünde, yanında bir kız ile birlikte oturuyordu. İsmet Pınarı görünce hızlı adımlar ile yürümeye devam etti. O kadar mutluydu ki..

Mutluluğunu dışa vuracak bir giriş yaptı. Eğimli çimden faydalanarak, çime ayak basmadan hemen önce zıpladı ve kendini çimin üstüne doğru aynı eğimde bırakıp aşağıya doğru , yatar vaziyette kaydı. Tam Pınarın önünde durdu. ‘Naber?’ dedi.
Pınar İsmetin ne yaptığına aldırış etmedi. Yüzünde mutsuz bir ifade vardı. Lafı uzatmadı.
‘İsmet, ben senden ayrılıyorum. Ananem çıktığımızı öğrendi. Terlikle dövdü biraz. Anneme söylemek ile tehdit etti.’
İsmet içinden ‘Keşke kayarak gelmeseydim’ diye düşündü. Çünkü şu an yeteri kadar kaymıştı, belki de uçuruma doğru.

Gri Bir Serseri & Güzelavratotu 4

-Önsöz-
Yazarın Notu: Emeğinden ve yardımından dolayı Pınara teşekkürlerimi sunarım.

‘Belki de şimdiye kadar çok sorumsuz bir hayat sürdürdüğümden duygularımı açıklamak gösteriş yapmak gibi görünüyor bana.’ demiş Osamu Dazai. Kendisi çok sevdiğim bir yazar olmak ile beraber, sonunda olacağım adam olma ihtimali taşıyan bir isim. Hani bazen, düşündüğünüz şeyler, kelimesi kelimesine başkasının ağzından çıkar. Ya da söylediği şeyi sizinle aynı hisleri paylaşarak söylediğini anlarsınız. İşte bunu her yaşadığımda, bunu söyleyen kişiyi asla bırakmadım. Bir şekilde hep iletişimde kaldım. Hiçbir zaman düşmedim yakasından. Bir kadınsa sevgili oldum, bir erkek ise çok yakın bir dostu oldum. Fakat ben benden olanı asla bırakmadım. Çevremde de hala geçerli bir kuraldır bu. Kimseyi yok yere sevemem. Çok önemli bir noktamız benzemek zorunda. Farklılıklara saygısızlıktan değil de.. Yalnız olmadığını bilmek durumu diyelim buna.

Nasıl bir lanettir ki, yalnızlıktan nefret ediyorum. Fakat yalnız değilsem de çoğu şeyi yapamıyorum. En basiti, uyuyamıyorum. Yanı başımda birisi nefes alıyor. ‘Bak sen şuna ya, sinsi sinsi nefes alıyor’ diyorum. Ya da yazamıyorum. Gelmiyor aklıma hiçbir şey. Çünkü birinin yanımda uyuması ile birinin yanında yazı yazmam benim için tamamen aynı şeyler. Yanımda uyuyan kişi nasıl hem nefes alıp, hem de bilincinden uzak bir durumda, tıpkı bir ölü gibiyse, bende yazarken bilincimden uzak bir durumdayım. Ölüyüm. Çünkü gerçekten yaşayan hiç kimse yazamaz. Bu bir edebiyat tavrı değil bu arada. Bir şeyleri içinde öldürmediğin, hala etrafına bakmaya devam ettiğin anda yazamasın. Her şeyi eklemek istersin çünkü içine. Kuşu görürsün, eklersin. Ağacı görürsün, yazarsın. Otomobil geçer caddeden, seni rahatsız edişini yazarsın. Kapın çalar, kapıcı gelir, kapıcıdan nefret ettiğini yazarsın. Bir bakmışsın, sen değil senin zorunda kaldığın her şey girmiş dünyanın içine. Ee? Nerede kaldı şimdi bunun gerçek hayatından farkı?

-And if you go chasing rabbits, and you know you’re going to fall.
(Eğer tavşanları kovalamaya gidersen, düşeceğini bilirsin.)
-Jefferson Airplane

Aradan bir süre geçmişti. Kimse ne kadar geçtiğini şu an söyleyemeyecek olduğu için kesin bir yargımız yok fakat okulların açıldığını söyleyebiliriz. Yaz bitmişti artık. Okulun ilk günüydü. Pınar okulun açılmasına pek de sevinmemişti. Zaten hangi çocuk okulun açıldığına sevinirdi ki? Okullar gerçekten vakit kaybından başka bir şey değildi o günlerde. Mesela İsmet. Eğer İsmete haftada 8 saat matematik öğretmek yerine, satranç öğretmiş olsalardı, belki şimdi bir Büyükusta olmuştu. Adaylar Turnuvasında ülkesini temsil ediyordu. Ya da Pınara birileri çizim dersi verseydi, Pınar bir yerlerde 3B çizim üzerine çalışıyor olabilirdi. Fakat yapmadılar ve yapmayacaklardı. Pınar ve İsmet de geleceklerinde nasıl bir felaket içinde yaşayacaklarını bilmeden yaşıyorlardı işte.

İlk ders bitmişti. Pınar İsmetin sınıftan çıkmasını gözlüyordu. Çapraz sayılabilecek bir konumdaydı iki sınıf. ‘Keşke aynı sınıfta olsaydık’ diye düşündü bir an içinden. Fakat bu pek mümkün görünmüyordu. Nedim ve Zeynep hocanın sınıflarında genelde değişim olmazdı. Bir başarı yarışı halindeydiler. Kazanana pek bir ödül sayılır mı bilinmez ama, veliler arasında bir popülerlik ve takdir verilmiş oluyordu. Daha doğrusu kendiliğinden gelişiyordu bu durum.

Pınar , İsmetin çıktığını ve koşuşturduğunu fark etti. Ardından Pınar da peşine takıldı. Pınarın peşine de Çilem. Pınar henüz Çileme İsmet ile ilişkileri hakkında bir şey söylememişti. Çilemin varlığı onu aslında biraz rahatsız ediyordu şu an. O İsmet ile baş başa oynayacaktı. İsmet onu kovalayacaktı, o da kaçacaktı.

İsmet Pınarın çıktığını fark etti. Bir an gözleri daldı. Sonra Pınarın gülerek koşmaya başladığını fark etti. Hemen koşmaya başladı arkasından. Bir yandan yakalmaya çalışıyor, bir yandan da diğer hiçbir kimseye çarpmamak için büyük çaba sarf ediyordu. Neyse ki çok iri yarı bir çocuk değildi ve aralardan hemen geçebiliyordu. Esnek çocuktu vesselam. Bir süre sonra Pınarın yanında birinin daha koşmaya başladığını fark etti. Gözleri bir anda ona kaydı ve onu kovalamaya başladı. Pınar ise durumu fark etti ve hüzünlü bir şekilde duvara doğru yürüdü. Allah belasını vermeliydi Çilemin şu anda. Birbirleri ile zaman geçirebildikleri tek yerdi okulun bahçesi. Zaten tenefüsler en fazla on dakika. ‘Acaba?’ diye düşündü Pınar. ‘Acaba İsmet, Çilemin saçında kına var diye mi onu kovalıyor. Çilemin saçı benim saçımdan daha güzel görünüyordur kesin’ dedi içinden. Kaç sefer ısrar etmişti annesine. Fakat annesi ‘Olmaz kızım daha bacak kadarsın, büyüyünce yakarsın kınayı saçına’ demişti. Pınar bu anıyı yeniden hatırlayınca burnundan soludu. Duvarın üstüne çıktı. Ayaklarını aşağıya salladı. Topukları ile duvara vuruyordu hafif hafif. İyiden iyiye üzülmüş, kalbi gerçekten kırılmıştı.
‘Napıyon kankaa’ dedi Çilem.
Pınar kafasını kaldırıp Çilemin yüzündeki gülümsemeye baktı. O gülümsemeden nefret etti. Çilem hızlı bir çeviklikle duvarın üstüne çıktı. Pınarın yanına oturdu. Anlaşılan İsmet kaybolmuştu ortadan. Zaten kaybolurdu genelde. O yüzden İsmeti sormadı. Bacak bacak üstüne attı, yüzüne kibirli ve kendinden emin bir ifade büründü. Çok erken uyandığı ve okula sırf İsmeti daha çok görmek için erken geldiğinden ötürü biraz yorgundu. Bu ifade ve duruşu hakkı ile yansıtamıyordu ama kendini şu an bırakmamalıydı. Belki derste uyurdu.
O esnada teneffüs bitti. İkisinin de hemen inmeye niyeti yoktu. Pınar o esnada lafa girdi.
”Biliyor musun, biz İsmet ile çıkıyoruz”
”Çıkıyoruz ne ya?”
”Aşığız işte birbirimize. Seviyoruz. Yazın başladık çıkmaya.”
”Ya, öyle mi?”
”Öyle işte. Hatta aynı binada oturuyoruz, ikimizin de babası şehir dışında çalışıyor . Annelerimiz de yakın, her akşam beraber oturuyoruz”

Bariz bir şekilde Çilemi kıskandırmaya çalışıyordu Pınar. Gıcık olmuştu tamamen. Saçından tutup yere fırlatmak istedi fakat yapmadı. Sınıfta başka arkadaşı yoktu. Ayrıca Çilemin el yazısı ondan daha güzeldi. Bu hem onu gıcık ediyor hem de kurduğu yakınlık yazısını güzelleştirmek için güzel bir adım oluyordu. El yazısının güzel olması da Pınarı gıcık eden nedenlerden biriydi. E zaten İsmeti de kıskanıyordu. Beyaz tenli, ay gibi çocuktu. Kıskandığı kadar vardı.

Çilem bir an sanki tüm bunları kendisi yaşamış ve hakkıymış gibi ‘Bende aşığım İsmete’ dedi.
Pınar neye uğradığını anlayamamıştı. Nasıl? Ne demek ‘Bende aşığım İsmete’? O kadar kolay mı. O İsmet için nelere katlanmıştı. Annesinden İsmetin küçük kağıtlara yazdığı mektupları saklamış, onun için çok zor olsa da ara ara Facebooka girip onun mutlu olması için birilerinin görebilme ihtimaline rağmen romantik şeyler paylaşmıştı. Bunların hepsi bir yana, en başında reddedilmişti İsmet tarafından. O güzel yaz akşamlarından bir kaçını sırf İsmete olan küslüğünden kaçırmış, İstanbul Saklambacı oynanırken Pınar aşağı inmemişti. Tüm emeklerine değip, istediği aşkına kavuşmuşken, şimdi İsmeti en yakın arkadaşından mı koruyacaktı?
‘Hemen aşık olunmaz ki öyle.. Hem İ-İsmete ben aşığım’ dedi Pınar. Çilemin ise geri adım atmaya niyeti yoktu. Herhangi birinin sahip olduğu bir şey varsa, Çilem de sahip olmalıydı. Kimse ondan daha güzel ya da akıllı olamazdı. O en iyisiydi.
‘Niyeymiş, bas baya olunur. Hem benim dayım da öyle aşık olmuş Binnur Ablaya. Annem söylemişti’
Pınar duvardan atladı. Ardından Çilemde. Hiçbir şey söyleyemiyordu. Söylenecek bir şey yoktu çünkü. Ne diyebilirdi ki? Kavga çıkartamazdı artık, çünkü konu annesinden azar yemesine yeterli bir sebepti. Belki de daha fazlası. Hele babası duysa.. Bacaklarını kırardı Pınarın. Çilemin öyle dertleri yoktu. Yüksek ihtimalle onun da babası aynı şeyi yapardı ama Çilem biraz arsız bir çocuktu. Eğer birisi ona bir tokat atarsa, o daha sertini atardı. Onu birisi yere düşürürse, Çilem onu düşüreni daha sert yere düşürürdü. Canının ne kadar yandığı, ya da başına ne geleceği hiç önemli değildi. Eğer şimdi Pınar Çilemi saçından tutup kavga ederse, hem İsmetten, hem en yakın arkadaşından hem de huzurundan olacaktı. En iyisi bunu görmezden gelmekti, fakat Çilemin pek öyle bir niyeti yoktu.
”Ee nolacak şimdi?” diye sordu Çilem
”Bilmem. Ne olacak”
”Bende bilmiyorum.”
”Aslında bir şey olmayacak Çilem. İsmet bana aşık çünkü. Sana aşık değil ki” dedi Pınar sakince. Hiçbir şeyi büyütmek istemiyordu şu an. Bir yandan da Zeynep Hocadan önce sınıfa yetişmeye çalışıyorlardı. Çilem bu cevabın karşılığında bir şey demedi. Aslında Pınarın mantıklı bir şey söylediğini fark etti. Bunu öğrenmesi lazımdı. İsmet belki ona da aşıktır. Sonuçta iki kız bir çocuğa aşık olarak hala arkadaş kalabiliyorsa, bir çocukta iki kızı aynı anda sevebilirdi. İsmetten öyle bir beklentisi yoktu Çilemin ama şansını denemese de kıskançlıktan ölürdü.
”İkimizde aşık olabiliriz yine de. İsmete soralım bence. Hangimizi seçerse” dedi Çilem. Pınar o esnada bunun hiç bitmeyecek bir kabus gibi olduğunu hissetti. Eteğinin kenarlarını sıkmaktan yırtacaktı az daha. Hızlıca sınıfa girdi. Girmeden önce ”Bakacağız ona artık, soracağımız zaman öğreniriz” dedi. Sınıfa girerken ‘Keşke annem saçlarıma kına yakmama izin verseydi’ diye geçirdi içinden Pınar.

Samet Pınarın sınıfa girdiğini gördü. Sırasında biraz doğruldu. Yüzünü görmeye çalışıyordu. Suratı biraz asıktı Pınarın. En son gördüğünde İsmet ile kovalamaca oynuyorlardı. ‘Acaba o geri zekâlı İsmet kovalarken kızı mı düşürdü?’ diye düşündü. Samet Pınar ve İsmetin birbirlerine aşık olmalarını bir türlü anlayamıyordu. Daha kovalamaca oynayamayan bir çocuğa, Pınar neden ve nasıl aşık olmuştu?
Zeynep Hoca kitaplarını açıp, sayfa 34’ü bulmalarını söyledi. Samet yine aklına üzüleceği şeyleri getirmişti. Bir kalem alıp kitabın üstünü karalamaya başladı. Pınar ise sessiz sessiz Zeynep Hocayı dinliyordu. Çilem kalemini açmak için izin isteyip çöpün başına gitti. Omzunun üstünden Pınara kaş göz yaptı. ‘Gel’ demeye getirdi. Pınar kalemini aldı ve kalktı. ”Hocam kalemtıraşımı unutmuşum da, Çilemin kalemtıraşını alsam olmaz mı” dedi. Zeynep Hoca ‘Kızım kalemle işimiz yok şu an, ne bu kalem açma sevdası’ dedi. Sonrasında Çileme izin verdiğini fark edince ayrım yapmak istemedi. ‘Geç hadi geç, çabuk ol’ dedi Pınara. Çilem kalemtıraşı vermek için bekledi. Pınar çöpün başına geldiğinde, ‘Çıkışta bekle. İsmet ile konuşalım’ dedi. Pınar cevap veremeden Çilem yerine oturmuştu. Oturdukları yerde konuşamıyorlardı çünkü Zeynep Hocanın tam karşısında oturuyorlardı. Görülmemek çok zordu. Zaten konuşmak da istemiyordu Pınar. Kabul etmemeyi düşündü içinden. Çıkışta bir bahane bulup eve koşa koşa gidebilirdi. Büyük ihtimalle öyle yapacaktı.

Okul bitmek bilmedi bir türlü. En azından İsmet için. Şu okulu hiç sevmiyordu. Gitmek dahi istemiyordu. Evde bilgisayar oynamak varken bunu yapmak eziyet geliyordu. Son dersin son beş dakikası çantasını sırtlanmıştı. Hızlıca eve gitmek istiyordu. Zil çaldığı anda kapıya hücum etmişti tüm sınıf. Nedim Hoca ‘Yavaş, acele etmeyin, yavaş!’ diye bağırsa da artık zil çalmış ve otoritesi yıkılmıştı. Bunu bilen Nedim Hoca aldırış etmedi. Zaten çocukları da çok sevmiyordu. İsmet ondan bir kaç kere sağlam tokatlar da yemişti. Kim veriyordu bu şişkoya bu hakkı?

Okul kapısının önüne attı kendini. Bir an sırtını dönüp C sınıfının kapısına baktı. Henüz açılmamıştı. Pınarı beklemeye karar verdi. Bugün Pınarın keyfinin olmadığını fark etmişti. Acaba bir halt mı etmişti? Pınar ona trip mi atıyordu? Olabilirdi. Herhangi bir şey yapmasa da kadınlardan trip yiyebileceğini anlamıştı artık İsmet. Küçük yaşında öğrendiği bu bilgi ileride işine yarayacaktı. Belki de yaramayacaktı..

Pınar kapının açılmasını hüzünlü bir eda ile bekliyordu. Gerçekten İsmet, onun yerine Çilemi tercih ederse ne olacaktı? Çilem kapının en önünde, yarışa hırslı hazırlanmış bir jokey gibi bekliyordu. En önden koşmalıydı. Sonunda Zeynep Hoca çocukların çıkmasına izin verdi. Genelde çocuklara bir şey anlatmasa da, zilden biraz sonra bırakırdı ki arbede olmasın. Çünkü o çocuklarını gerçekten sever, her birini ayrı ayrı tanırdı. İsmeti de severdi aslında. Bunun hazin bir hikayesi vardı fakat konumuz şu an bu değil.

Çilem kapı açılır açılmaz İsmeti gördü. Hızlıca yanına gidip konuşma önceliğini almalıydı. Pınarsa hiç oralı değil gibiydi. Yenilgiyi kabullenmiş bir havası vardı. Üzgündü. Kalbi kırılmıştı.. Yine..
İsmet Çilemi gördü. Çilemden hiç hazzetmiyordu. O kızda iğrenç bir istek vardı. Anlayamadığı bir tutku. Bir ‘akreplik’ vardı. O kadar hırslıydı ki, çocukluğunun verdiği masumiyetin önüne geçiyordu bu. Çilemin yanına yaklaştığını fark eden İsmet, gözleriyle kalabalığın arkasına doğru baktı. Pınarı bir türlü seçemiyordu. Bir an için sınıftan henüz çıkmamış, toparlanamamış olduğunu düşündü. Fakat rahatsız edileceği an gelmişti. Çilem ona seslendi.
‘İsmeet. Bi gelsene bir şey söylicem sana’
‘Pınar nerede?’
‘Geliyodu oda, sen gel gelir o’
‘Ne söyleyeceksin ki, söyle işte burda’
‘Yok olmaz, okulun arkasına gidelim burada söyleyemem’
‘Pınar gelsin de öyle gidelim, göremezse nereden bilecek nerede olduğumu. Direk eve gider, trip atar sonra’

Çilem İsmetin kararlılığını fark edince konuşmaya devam etmedi. Aslında Çilem İsmeti falan da sevmiyordu. Sadece rahatsızlık vermek istiyordu, hem Pınara , hem İsmete. İstediği gibi de olmuştu. Pınar kendini saklaya gizleye, hızlı adımlarla kalabalığın içinden görünmeden okulun ön kapısına kadar gitmişti. Yapılacak şey kafasında net bir şekilde belliydi. Böyle anlamsız bir yarışta, kaybedeceğini bile bile daha fazla kendini üzmeye niyeti yoktu. Çilem İsmeti mi istiyordu? Alacaktı. Çünkü Pınar, İsmetten ayrılmaya karar vermişti. Onun hayatında böyle pis, iğrenç yarışlar olamazdı. O güzel ve akıllı bir kızdı. Çilemi tercih etmek artık İsmete kalmıştı.

Çilem ve İsmet hala Pınarı bekliyordu. Fakat Pınar çoktan evin yolunu tutmuş, hatta yarılamıştı. Zaten ev ve okulun arasında küçük bir caddeden başka bir şey yoktu. Kalabalık dağılınca Pınarın gitmiş olduğunu fark ettiler. Çilem ise söyleyeceklerini söyleyemedi. Çünkü bir anlamı kalmamıştı artık. Ayrıca utanıyordu. İsmete durduk yerde ‘Ben sana aşığım, Pınar da aşıkmış. Sen birimizi seç’ demek pek de mantıklı gelmedi. Sonuçta bu durumda Pınar gıcık olmayacaktı. İsmet de Çilemi seçmeyecekti. Bu soruyu sormanın hiçbir manası kalmamıştı. Çilem Pınarın gelmeyeceğinden emin olunca ‘Neyse ya, Pınar gitmiş galiba. Sonra söylerim ben sana’ dedi. İsmet ise meraklanmıştı. Neler olduğuna dair bir fikir sahibi olmak istercesine Çileme sordu.
‘Nereye gitti ki Pınar bize gözükmeden. Bir şey mi oldu?’
‘Valla bilmiyorum bana da bir şey demedi. Seninle bir şey konuşacaktık, ama gelmedi. Demek ki konuşmak istemedi. Bende kankamın rahatsız olmasını istemiyorum o yüzden sonra o varken söylerim’
‘Önemli bir şey mi?’
‘Pınara sor, kendisi söylesin’
‘Ya sen söyle, valla söylemem senin dediğini bak Allah çarpsın’
‘Olmaz ya salak mısın, ben satmam kankamı’
İsmet daha fazla uzatmadı. ‘Görüşürüz’ bile demeden koşmaya başladı. Pınar eve koşarak gitmezdi. Bunu bildiği için yetişme şansı olduğunu düşündü. Çantasının kollarını sıkıca tutup koşmaya başladı. Son kalan kuru kalabalığın arasından hızlıca geçerek, binanın bulunduğu tarafa geçti. Bahçeyi hızlıca bitirip, bina kapısının önüne geldi. Kapı kapanmak üzereyken tutup, içeriye girdi. Asansörün kapanmak üzere olduğunu fark etti. Yüksek ihtimalle Pınarda içindeydi. Kapıyı tutarsa yetişebilir, bir şey konuşamasa bile Pınarı görmüş olurdu. Aradaki basamakları ikişer ikişer çıktı, kapıya asıldı. Fakat asansör çoktan hareket etmişti. İsmet çok yorulmuştu. Asansörün küçük dijital ekranına baka kaldı. Merdivenin trabzanlarına yaslandı. Eski, paslı ve demirden trabzanlar hem kan kokusu veriyordu İsmete. ‘Keşke bende eve yürüseydim, Pınarı görürdüm’ diye düşündü. Her şey için çok geçti. Artık Pınar eve gitmişti. Akşamları da bilgisayar açmasına izin yoktu. Telefonu da olmadığı için artık ona ulaşmanın tek imkanı okulda bir yerde görmek, konuşmaktı. Yine İsmetin işi sabırdı. En zorlandığı sınav, sabırdı. Fakat geçtiği tek sınavda her zaman sabır olacaktı.

Gri Bir Serseri & Güzelavratotu 3

-Önsöz-

Rüya benim için çok önemli kavramlardan biridir. Kelime, anlam , isim vs. ”Rüya” yazan herhangi bir şeyi satın alabilir, okuyabilir, hakkında bir şeyler yazabilir ve çok çok sevebilirim. Fakat son zamanlarda rüyalarımı hatırlayamadığımı fark ettim. Çok güzel ya da dehşet verici şeyler gördüğüme eminim ama anlatamıyorum. Çünkü hatırlamıyorum. Bir şeyi çok isteyince mi rüyasını görürdün? Yoksa rüya görmek, sadece yaşadığın şeylerin ceplerinde kalan kırıntısından mı ibaret? Mesela ben şimdi kafama bir mermi sıkmak istiyorum diyelim. Rüyamda mı göreceğim? Yoksa kafama sıktığım için asla uyanılmayacak bir rüyada bir tabanca arayıp duracak mıyım? Her ikisini de şu an istemiyorum. Burası zaten rüyalar(!)ülkesi. Değil mi?

”Benim bir rüyam var herkese gördüğüm”
-Gazapizm

”Kalk lan kalk! Saat kaç olmuş yatıyon hala eşek gibi..”

Samet başında abisini görmüştü. Solundaki pencereden dışarıya baktı uyku sersemliği ile. Güneş doğalı daha çok olmamıştı. Sinirlenmesine yetecek bir done oldu.

”Yav ne ya, bırak yatıcam ben. Annneeğ! Al şu oğlunu başımdan yaa”

Mustafa bir piç gülüşü attı kardeşine bakarak. Çünkü onu uyandırmasını zaten annesi istemişti. Köye gideceklerdi. Fakat Samet bunu unutmuştu.

”Kalk lan köye gidecez. Kahvaltını et üstünü giyin” dedi Mustafa. Ardından Sameti bacağından sert bir şekilde dürttü. Samet bir anda daha da sinirlendi. Üstündeki pikeyi bir anda fırlattı. Yatağın üstünde hızlı bir haraket ile oturur vaziyete geçti. Yastığa yumruklar atmaya başladı. Sonra bir anda yastığı ağzına dayayıp çığlıklar patlattı.
Mustafa’ysa olduğu yerde durmuş, Sametin ne yaptığını anlamaya çalışıyor, bir yandan da kikir kikir gülüyordu. Çünkü bu beyhude çaba Sametten başka kimseye zarar vermiyordu. Sametin sesini kimse duymuyordu. Mustafa duysa da gülüyordu işte.
Samet abisinin güldüğünü fark etti. Ona zarar vermeyeceğini bilmek, tıpkı parmağına batan kıymığı çıkartamamak gibiydi. Oradaydı işte! Fakat yapamıyordu. Tutamıyordu kıymığı kafasından. Çekip çıkarsa, pencereden aşağı atsa.. Bunları düşündükçe gözleri dolmaya sonra da ağlamaya başladı.

”Yeteğr yaa. Babam gelsin dicem seni bu sefer”
”Ne dicen, baama.. Abim geldi beni uyandırmaya çalıştı, bende salak olduğum için yatağın üstünde sıpa gibi tepindim mi dicen?”

Sametin çaresizliği bir anda Muhammed Ali’ye bürünmüş ve kombine yumruklar çıkarıyordu yüzüne yüzüne. Çaresizce bir süre daha ağladı. Abisi odadan çıkmıştı. Yere fırlattığı pikeye baktı. Zaten annesi uyanmadığı için bir sürü laf söyleyecekti. Hızlıca pikeyi yerden aldı. Hırsa katladı. Yatağın üstüne koydu. Odadan çıkıp mutfağa doğru yürümeye başladı. Yürürken aldığı kokudan, annesinin patates kızarttığını fark etti. Bu onu biraz da olsa mutlu etmişti. Adımlarını hızlandırdı. Mutfağa varmadan annesi elinde tepsi ile kapıdan çıktı. Az daha Samete çarpacaktı ki, hızlı bir refleks ile tepsiyi daha da yukarıya kaldırıp Sametin altından geçmesini sağladı.

”Oğlum niye dolanıyon ayağımın altında ya.. Geç hadi otur”

Mustafa patates kızartmasını fark edince telefonunu hızlıca cebine koydu. Sofraya Sametten önce oturup, yer örtüsünü dizlerine çekti. Samet bu durumu fark edince aynı şeyleri yaptı. Sonunda anneleri tepsiyi yere koymuştu.

Fakat yine aynı şekilde görünen patatesler, yine aynı tatta olan patatesler.. Sametin tarif edemediği bir patates kızartması vardı ki sormayın. Nasıl olduğunu o da tam olarak bilmiyordu. Çünkü aslına bakarsanız farklı bir şey de bilmiyordu bu konu hakkında. Patates kaç farklı şekilde kızartılabilirdi ki. Ama aradığı o tat, İsmetin annesinin kızarttığı patatesti. Bir keresinde İsmet’e ”Elifba” öğretmek için 7.Kata çıkmıştı. İsmetin annesi de onlara patates kızartmıştı. Görünürde çok farklı değildi ama kendi annesinin kızarttığı patatesten daha parlak ve daha güzel gözüktüğüne emindi. Tadı desen, sonsuza kadar yiyebilirdi bunu Samet. O esnada hepsini yemek istedi. Ama utangaç bir yapıya sahip ve annesinin öğütlerini sıkı sıkıya dinleyen bir çocuk olduğu için ağır ağır yemesi gerektiğini düşündü. Şanslıydı ki İsmet pek yemek yiyen bir çocuk değildi. Zayıftı da zaten. Samet ağır yedikçe sanki İsmet daha da ağır yiyor gibiydi. Haliyle Sametin işine geliyordu bu durum. Bu duruma ses etmedi. Aklına her geldiğinde İsmetin annesine teşekkür ederek usul usul patatesini yedi. Sonra eve döndüğünde ilk iş bunu annesine anlatmak oldu. Annesi ”Fritözde kızartıyordur oğlum, sorarım ben” demişti. Fakat İsmetin annesinin fritözde kızartmadıklarını ya da farklı bir şey yapmadığını öğrenmişti Sametin annesi. Kendisi de şaşırmıştı. ”Belki de patatesin cinsindendir oğlum” demişti. Fakat Samet, farklı farklı patatesler de yese, aynı tadı alamadı. Yakın bile değildi. Yine sofradaki patatese kalmıştı.

Şikayet etmek, onun ailesinde şükürsüzlük sayılırdı. Şımarmak, azıtmaktı. Olana şükret, olmayana dua et. Motto buydu. Samet de usul usul patatesini yedi. Sonra ellerini yıkamak için tuvalete gitti. Ardından odasına dönüp çantasını hazırladı. Aslında son gördüklerinden sonra köye gitmek de istemiyordu. Pınar ve İsmetin ne yaşadığını anlamaya çalışıyordu. ”Belki de ders ile alakalı bir şeydir” diye düşünse de, Pınar ve İsmet aynı sınıfta değildi. Pınar c, İsmet ise a sınıfındaydı. Hocaları neredeyse taban tabana zıt olmasına rağmen bir yarış içindelerdi.

Onun dışında aklına başka bir fikir de gelmemişti. Gelememişti. Pınarı sevmek onun için şımarmaktı zaten. Bir de üstüne onu bir başkası ile paylaşma fikri hiç de güzel değildi.

Bir anda evin telefonu çalmaya başladı. Samet koşarak açmaya gitti.

”Alo?”
”Oğlum, anana söyle biraz geç gelecem ben. Hazırlığınızı yapın yine de, ben anneni tekrar ararım” dedi babası.
”Tamam baba, annemi çağırayım mı?”
”Yok dediklerimi söyle yeter. Hadi Allaha emanet” dedi ve kapattı.

Samet annesine babasının söylediklerini aktardı. Sonrasında da bilgisayarın başına gitti. Hazır abisi telefonda hararetlice bir şeyler ile uğraşırken fark ettirmeden bilgisayar oynamak istiyordu. Düğmesine bastı. Kafasını kapıdan dışarıya doğru uzattı. Abisi fark etmemişti. Gün içinde en güzel olan şey buydu.

Sandalyeye oturdu. Bu aralar bayadır ‘Cs’ oynamıyordu. Gördüğü adamı vuramaz olmuştu. Hızlıca oyunu açtı. Bir iceworld_16 haritası buldu ve bağlandı. Sesi kıstı ve bir süre oynadı. Sonrasında ”Facebook” açması gerektiğini hatırladı. Çünkü Pınar ile oradan konuşacaktı. Bir başkasına şu an söyleyemezdi. Dalga konusu olur, hatta belki de evdekilerin kulağına giderdi. Bu da dayak yiyeceği anlamına geliyordu.
Fazla vakit kaybetmeden ‘Google’ üzerinden Facebook’un sayfasına girdi. Kendine bir profil oluşturdu. Kendi adını ve soyadını yazmaktan başka bir şey aklına gelmemişti. Hobilerine kitap okumak , müzik dinlemek ve Emret Komutanım izlemek yazmıştı. Zaten başka bir şey yazan var mıydı? Belki Emret Komutanım yerine Adanalı da yazabilirdi fakat Adanalı bir polis dizisiydi. İçinde asker yoktu. İçinde asker olmadığı için o kadar da milli duygular hissettirmiyordu Samete.
Profilini de oluşturduktan sonra ilk iş Pınarın adını arama kısmına yazmak oldu. Sonuç yok. Bir kaç kez daha denese de Pınarı bulamamıştı. Bir sürü Pınar isminde profil çıksa da istediği kişiyi bulamamıştı. Farklı bir yol izlemeyi düşündü. İlk önce bulabileceklerini eklemeye koyuldu. Mehmet’i direk bulmuştu. Çünkü o da kendi adını ve soyadını yazmıştı. Fakat başka kimseyi bulamadı. Bu durum bir hayli canını sıkmıştı. En iyisi sokakta karşılaştığında İsmetin profil adını sorup, sonrasında oradan Pınarı bulmaktı. Arkadaş olduklarına neredeyse emindi.

Sayfaları kapattı ve annesine seslendi. ”Anneğ! Ben aşşağı iniyom..”

İsmet bilgisayar başındaydı. Facebook üzerinden ‘Dragonville’ adında bir oyun oynuyordu. Keyfi yerindeydi ta ki oyunda bir ejderhası ölünce morali bozuldu. Yüzü asıldı, tüm mal varlığını kaybetmiş gibi hissetti. Biraz dışarıda oynamak istediğini fark etti. Sonrasında annesine seslendi.
”Anne, aşağı inebilir miyim?”
”Kapının önünden ayrılma.”
”Tamam”

İsmet bugün en sevdiği kaprisini giyecekti. Belki Pınarı görmek ümidi ile genelde güzel olduğunu düşündüğü şeyleri geliyordu. Arada ikisi de annesinden izin isteyip, çaprazdaki parka gidiyorlardı. Rahat rahat oturacakları ve birbirlerinin yüzüne bakacakları tek yer oraydı. Geriye kalan yerler bir başkasının onları görüp, annelerine şikayet edeceği yerlerdi. Mahallede herkes muhbir. Zaten Pınar, Can’a İsmet ile sevgili olduklarını söylemişti. ”Aşığız biz” demişti. Can da Pınarı ya da İsmeti her gördüğünde saçma sapan hareketler yapıyor, aklına gelirse eğer ”Aşığğsııın. Dındındın dın dın dın. Aşığğssıın..” diye kendince bir müzikal veriyordu. Öyle bir durumda Pınar hızlıca Canın yanından uzaklaşırken, İsmet susturmaya çalışıp bıyık altından gülüyordu.

İsmet sokağa indi. Etrafta kimse yoktu. Karşı binanın çocukları kendi kendilerine oynuyordu. Karşı binayı pek sevmiyordu İsmet. Orada sevmediği bir kaç çocuk vardı. Hele ki onlara Pınar ile gözükürse.. Yanmıştı. Neyse ki Pınar aşağıda değildi. Büyük ihtimalle hala uyuyordu.
Tam bu sırada bina kapısının tekrar açıldığını duydu. Gelenin kim olduğunu görmek için arkasını döndü. Gelen Sametti. Samet aslında onun sevdiği bir arkadaşıydı. Arada bisikletine binmesine izin verirdi. İsmetin henüz bisikleti yoktu.
Konuşmaya başladılar. Metin2’yi bıraktıklarını, Adanalının son bölümünü konuştuktan sonra Samet sorusunu sormaya karar verdi.
”Senin Facebook adın ney?”
”Face mi açtın?”
”He sabah açtım”
”Tamam sen bana adını söyle. Ben eklerim seni”
”Sen unutun onu, sen adını da söyle”
”Söylesem de yazamazsın ki şimdi”
”Ne yazıyor ki”
”Şekilli falan bir şey. Bende söyleyemiyorum”
”E salak söyleyemiyorsan niye adını o yaptın”
”Güzel çünkü, cillop gibi nick”
Samet İsmetin teklifini kabul etti. Fakat köye ne zaman gidecekleri belirsizdi. O yüzden bir anda yukarıya çıkmaya karar verdi. İsmet kalması için ikna etmek istedi, hatta meybuz ısmarlamayı bile teklif etti. Dayanamadı ”Tamam artık bina kaptanı da sen ol ya gitme” de desede Samet gitmeye kararlıydı. Çaresizce İsmet de eve gidecekti. Bilgisayarında oynamadığı oyun kalmamıştı. İnternet yavaş olduğu için de oyunu indiremiyordu, çünkü uzun süre bilgisayarın açık kaldığını gören annesi inatla bilgisayarı kapatıyordu. Aklına tekrar ‘Dragonville’ de ölen ejderhası geldi. Halbuki ne bonuslarla, ne yıldızlar harcamıştı onun için. Sonuçta ölmüştü geri zekâlı birinin baskını yüzünden.

Fakat sonra Pınarın uyanmış olabileceğini düşündü. Saat neredeyse öğlen 12’ye geliyordu. Kesinlikle uyanmıştı. Hızlıca yukarı çıktı. Elini yüzünü yıkamadan bilgisayarın düğmesine bastı. Hızlıca Facebook’u açtı. Hemen mesajlar kısmına geldi. Pınara yazdı?
”Naber aşkım?”

Günlük dillerinde böyle iltifatlar yoktu çok . Arada İsmet söylese de Pınar birinin duymasından çekindiği için söylemiyordu böyle şeyler. Zaten utanıyordu.

Pınar 1 saat önce uyanmış, kahvaltısını etmişti. Mevsim yaz olduğu için okul derdi yoktu. Annesinin evi süpürmesine yardım etti. Biraz Mehmet Erenin kahrını çektikten sonra aklına yazı defterinde çalışması gerektiği geldi. Hala yazısı istediği kadar güzel değildi. Çilemin yazısı ile çok güzeldi. Bir türlü onu geçemiyordu. Kıskanmak bir yana gıpta ediyordu aslında. Çünkü Çilemi seviyordu, onun en yakın arkadaşıydı.

Defterde biraz yazı çalıştıktan sonra bilgisayarı almak için oturma odasına gitti. Bilgisayar için Mehmet Eren ile ufak bir kavga ettikten sonra galip geldi. Saatini çoktan aşmıştı Mehmet Eren. Annesinin azarı üstüne bilgisayar onda kaldı. Ranzasının alt tarafına bilgisayarı koydu. Tam hizasında yere de kendisi oturdu. Şifreyi yazdı ve tarayıcıyı açtı. Facebook’a girdi. Profil fotoğrafı tam istediği gibi olmuştu. Sonrasında bir mesaj geldi. Mesaj İsmetten. ”naber aşkım?” yazmış. Pek de yazmış diyemiyordu, çünkü o dönemin jargonu farklı farklı düzende yazılmış cümleler bütününden ibaretti. Yazı da ”nAber aşqım?” şeklindeydi. Mesaja cevap vermemeye karar verdi. Biraz naz yapılması gerekliydi sanki. Ya da o esnada öyle hissetti. Çileme yazmanın daha doğru olduğunu düşündü. Fakat ona İsmet ile sevgili olduklarını söylemeyecekti. Henüz değil en azından. Belki okul açıldığında.

Bu esnada İsmet, Sameti arkadaş eklemeyi unutmuştu. Hala Pınardan cevap bekliyordu. Çevrimiçiydi, fakat cevap gelmiyordu. Beklemeye karar verdi. Bir yandan da YouTube üzerinden bir şeyler izliyordu.

Samet kapının çaldığını duydu. Annesinin bakacağını düşündü. Fakat kapıyı açan yoktu. Kapı bir daha çaldı. İçeriye baktı. ”Anneğğ, kapıya bak” dedi. Fakat ses gelmemişti. Sonra ”Allam ya” diyerek sandalyeden kalktı. Bu plastik sandalye de iyice rahatsız etmeye başladı. En iyisi üstüne bir minder ya da yastık koymaktı. Kapıya doğru yürüdü. Annesinin misafir odasında namaz kıldığını fark etti. Kapıyı açtı. Kapıda Can vardı.

”Samet Abi, aşaa geliyon mu?”
”Yok ya köye gidecez biz. Bilgisayarda işim var.”
”Ablamda soracaktı bilgisayar biliyon mu , diğer aya alacaz smackdown oynayacam. Sen nabıyon , smackdown mu oynuyon. Bende gelip bakayım mı ?”
”Yok şimdi annem kızar. Facebooktayım.”
”Ablamında var Facebooku.”
”İsmet ekleyecekti unuttu, aşağıda görürsen söyle ona beni eklesin şerefsiz. Bide unutmam dediydi.”
”Yok evde o. Bilgisayarın başındaymış, inemezmiş. Pınarla konuşuyormuş.” dedi Can. Ardına da ”Töbe töbe hıhıhığ” diye güldü.

Samet’in başından aşağı bir tencere patates kızartmasından arta kalan yağ döküldü sanki. Kısa ve sarı saçları diken diken oldu. Canın söyledikleri onu hem çok üzmüş, hem de çok kızdırmıştı. Demek İsmet, Pınarla konuşuyordu ha? ‘Amına koyim o zaman İsmetin’ diye düşündü içinden. Çok sinirliydi.

”Baane ya! Bana niye sölüyon. Hadi benim işim var sonra görüşürük” dedi ve Canın cevabını beklemeden kapıyı kapattı. Kapı kapanır kapanmaz, Can kapıya doğru bir nah çekmişti.

Ama şu an bunların hiçbirinin önemi yoktu. Yine istediği her şey İsmetin elindeydi. Neydi ki bu İsmet. Ballı bir piçten başka bir şey değildi aslında. Samet bunu biliyordu ama kıskanmamak elde değildi. Bir şeyler yapmalıydı. Yapabilir miydi? Yapabilmeliydi.

Odasına döndü. Kapıyı kapattı. Köye gitmenin, dedesini görecek olmanın, hatta belki köyde traktör sürmenin bile keyfi kalmamıştı artık. Orospu çocuğu İsmet. Hak etmişti bu hakareti artık.

İsmet bu olanlardan habersiz hala cevap bekliyordu Pınardan. Pınarsa cevap vermemekte en az onun kadar ısrarcıydı. İsmet yatağına uzanıp , bilgisayarın hoparlörlerinden birini yatağına çekti. Sesini orta karar bir seviyeye getirdi. O zamanlar yeni yeni ‘Türkçe Rap’ ile tanışmış, ‘Yener’ diye bir adam iyiden iyiye sarmıştı. Bu aralar ‘Çöktü Gece’ isimli parçasını dinliyordu. Şarkıyı YouTube’dan açıp, yatağına uzandı. Monitörün ekranını kendine çevirdi. Pınarın resmini açtı. Yavaş yavaş uykuya kaldı.

Rüyasında binanın önündeydi. İleride kaldırım taşında Pınar oturuyordu. Binanın arkasında bir düğün vardı sanki. Sesler geliyor, bir oyun havası çalıyordu sanki. Yavaş yavaş Pınarın yanına doğru yürüdü. Pınarın elinde bir taş vardı. Taşı oturduğu kaldırımın kenarına vuruyordu. Üstünde gelinlik vardı. İsmet yavaş yavaş Pınarın yanına doğru yürüdü.
”Naber?” dedi İsmet.
Pınar üzgündü. İsmete doğru acı acı bakıyordu.
”Niye gelmedin? Sen geç kalınca yerimizi başkasına verdiler” dedi Pınar. İsmet aslında durumun farkında olmamalıydı, fakat nereden biliyorsa kendi düğününü kaçırdığını biliyordu.

”Tamam üzülme. Benim bildiğim bir yer daha ver evlenilen. Oraya gidelim.”
”Nerden biliyorsun ki?”
”Sünnet düğünümü yaptığımız yer. Sen yoktun o zaman, gelemezdin. Oraya gidelim. Orda herkes evlenebilir.”
”Annem kızar, uzağa gidemem”
”Ya hemen gider geliriz”
”Uzak değil mi ki?”
”Hızlı gideriz sen gel” dedi ve elinden tutup kaldırdı Pınarı. Sonra elinden tuttuğunu fark etti. Bırakmak istemedi ama daha mahalleden çıkmamışları. Çabuk adımlarla caddenin aşağısına inip, kendi tabirleriyle ‘Dinozorlu Park’ın oraya gittiler.
Varmışlardı. Biraz ileride dinozorun başı gözüküyordu. İçeriye girdiler. Hızlıca bir odaya girip, nikah memurunu buldular.
İçerisi bir anda dolmuştu. Bir sürü sevdiği insan gelmişti İsmetin. Özgür Abisi, Maraz Ali, Atatürk.. Hepsi gülümsüyor ve alkışlıyordu. Pınar da çok mutluydu.

”Evlenmeye mi geldiniz?” dedi memur. İsmet ”Evet!” dedi. ”Evlenebilir miyiz?”

”Tabii, birbirinizi öperseniz evlenmiş sayılırsınız” dedi. Öyle söylenince İsmet biraz utanmıştı. Nasıl öpecekti ki şimdi? Kendine baktı. Altında yine en sevdiği kapriyi gördü. Üstünde alelade bir tişört. Pınara baktı. O ise çok güzeldi. Üstünde harika bir gelinlik vardı. Olduğu yerde misafirlere bakıp küçük küçük zıplıyordu. İsmet tekrar kendine baktı. Yine aynı şeyleri gördü. Pınarın bunu fark etmediğini düşündü. Fark etseydi üzülürdü. Sonra kendisi üzüldü. Kenara oturdu. Bir sigara gelmişti bir yerden eline. Tam bir nefes çekecekti ki….

”Oğlum ne uykusu bu saatte, sonra gece uyuyamazsın, kalk”

Bazen öyle olurdu. Her şey üst üste gelirdi. Napacaktı? ‘Yener’ dinlemeye devam..

Gri Bir Serseri & Güzelavratotu 2

-Önsöz-
Zaman bir yanılsamadır. Uzay ve zamanın mantığı aslında elinizde var olan şeylerin üst üste binmemesi için oluşmuş biçimlerdir. Örneğin doğumunuz ile evliliğiniz zamanının bir parçasıdır. Bir düzlemde devam eden kronolojik bir olaydır. Doğumunuz geçmiş bir tarih, evliliğiniz doğumunuza göre ileri bir tarihtir. Zaman, bunları sıraya koyan bir raf görevlisinden başka bir şey değildir.
Peki eğer zaman sadece bir sıra diziliminden ibaretse ve bu sıra bir bütünden oluşan sonunu göremediğimiz bir düzlemse, geçmişte bıraktığımız hiçbir durum aslında yok olmamıştır mı demektir? Bir yerde koşmaya devam eden atlar vardır. Bir de düşen atlar vardır. Kalkamadan, düştükleri yerde çaresizce beklerler. Bu onların yok olduğu anlamına mı gelir? Yoksa geçmiş sadece onu göremediğimiz, tekrar kavuşamayacağımız bir durum olduğu için mi geçmiştir. Bazı şeyler yanılsamadır. Geçmiş yanılsamadır ve yanılsamalar ile doludur. Belki biraz da yansımalar…

‘’Bir insana duyulan sevginin çaresizlikle kesiştiği anlar, hep aynı. Boşa konuşmak, aşkta da ölümde de hepsi bir.’’
-Emrah Serbes

İsmet aynanın karşısına geçti. Kendine baktı. Masumiyetini fark edebilecek kadar akıllıydı. Alnındaki ufak yarık izi, neredeyse ensesinden sırtının başlangıcına uzanan saçları, kahverengi gözleri ve kolunun altındaki 2007 Turkcell Süperlig topuyla minik bir burjuva çocuğu gibiydi. Fakat bu imaj sadece sokağa çıkana kadar geçerli bir illüzyondan ibaretti.
Nihayet bina kapısından çıkmıştı. Hava yeterince iyiydi. Hafiften esen rüzgâr, hemen yakınlarında olan otobüs ana duraklarının mazot ve is kokusunu sokağın girişine kadar taşıyordu. Topu sote bir yere koyup binanın etrafında gezmeyi düşündü. Sonra topu alelade bir yere bırakıp gezmeye başladı. Binanın hemen solunda zemin kat sakini Metin Amcanın kendi balkonu ile birleşmiş bir üzüm asması vardı. Pek büyük değildi. Tersen L şeklini andıran bir yapı üzerindeydi asma. Kışın kasvet ve terk edilmişlik hissi veren bu bağ, bahar geldiğinde Rabbin bir elçisi gibi müjdeleriyle mevsimi kutluyordu. İsmet bağdan bir bıyık kopardı. Ağzının kenarına koydu. Sigara içmiyordu fakat bir gün sigaraya başlayacağını biliyordu. Bıyığı tıpkı sarı bir 216’ymış gibi iki parmağının arasına aldı ve yürümeye devam etti. Biraz ileride bina görevlisinin yaptığı küçük bir domates bahçesi vardı. Çocuklar top oynarken bahçeye düşmesin diye etrafına halat çekmişti. Fakat hiçbir şeyi çözmemiş, hatta topu almak için daha çok çaba sarf edilmeye başlanmıştı. Domates bahçesinin yakınında çocukları gördü. Samet, Elif, Pembe, Can ve O. Onu gördü. ‘’Hayır o değil ki, o değil ki’’ dedi içinden. Fakat kötü bir yalancıydı. Öğrenecekti. Sakin kalmaya çalıştı. Fakat içi kıpır kıpırdı. Pınar daha İsmeti görmeden Can İsmete seslendi.
‘’Lan topu niye indirmedin?’’
‘’Kapının orada top’’
‘’Lan salak mısın olum çalarlar lan’’
‘’Kim çalacak ya..’’
‘’Kapıcının oğlu Abdullah. Hırsız lan o. Benim ondan üttüğüm bilyeleri ‘’Bakacam’’ diye çaldı. Şerefsiz. Bende indim sığnağa, kapılarının oraya işedim’’

O esnada göz göze geldiler İsmet ve Pınar. Sanki bir Derviş Zaim filmi çekiliyordu da, Pınar ve İsmet dışında kimsenin bundan haberi yoktu. Pınarın bakışlarından anlaşılacağı üzere İsmeti görmekten pekte memnun olmamıştı. Elif o esnada lafa girdi.
‘’Ya siz salak mısınız, aşağısı kokuyor inemiyoruz oraya sonra yaa. Valla sizi Recep Amcaya söylerim, yeter artık’’ dedi. Recep Amca binanın yöneticisiydi. Anlaşılacağı üzere Samet’in babasıydı. Samet sessiz kaldı. Çünkü birisi onun yerine zaten söylenmesi gerekeni söylemiş, öte yandan bunu söyleyen kişi kürt Ahmet Amcanın kızı olduğu için onunla ortak söylemlerde bulunmak istememişti. Ne de olsa taraf olmayan bertaraf olur. Samet de terörist değil.

Can bu sırada bir şey söyleyecek gibi oldu ama sesi sanki havada savruldu. Pınar ondan daha hızlı bir şekilde konuşmaya dahil oldu.

‘’Kızlar hadi gidelim. Size çok önemli bir şey gösterecem bak..’’ dedi
Elif ‘’Ya dur şimdi soğan ekicem ben ağacın altına’’ dedi. Pınarın ‘’Gelmezseniz bir daha konuşmayın benimle ‘’ söylemi üzerine Pembe ayaklandı. Toprağın üstüne oturduğu için arkasını çırptı hafiften. Sonrasında burnunu koluna sildi. Pınar çoktan yürümeye başlamıştı. Kızların arasında önemli bir söylemdi bu. Kritik bir dönem geçiriyordu Pınar. Ne demek reddedilmek? Kısa boylu bir zargana onun gibi güzel bir kızı nasıl reddedebilirdi? Bu ortamda daha fazla kalması mümkün değildi. Ya eve gidip Facebook profil fotoğrafını güncellemek için laptop kamerası karşısında birkaç poz verecek, ya da kızları alıp bir süre daha sokakta oyalanacaktı. Pembe Pınara doğru bağırdı. ‘’Bekle gıız. Bende geliyom’’ dedi. Elif ortamda ondan başka kız kalmayınca tedirgin oldu ve ‘’Ya dur bi, Samet Abi sen burayı eşer misin?’’ dedi. Samet ”Abi” denildiğini fark edince bu teklifi kabul etti. ‘’Tamam bende ekecem o zaman’’ dedi ve terliklerini çıkardı toprağa oturdu. Elif koşmaya başladı. Terliği topuğuna her vurduğunda ‘’Şap!’’ diye çıkan ses binanın arkasındaki boşlukta yankılanıyordu. Aynı anda İsmetin beyninde de yankılanmaya başladı. Birisi ile bu konuyu konuşması lazımdı aslında. Belki kuzeni ile olabilir ama epeydir gelmiyordu. E İsmet de gidemiyordu. Facebooktan yazmayı da denemişti ama cevap alamamıştı. Ne yapması gerektiğini düşündü. Biraz daha sessizce etrafa bakındıktan sonra görüşebilip, konuşabileceği kişiyi bulmuştu kafasında. 2.Katta Deli Serpil’in yeğeni Gözde vardı. Gözde normalde yurt dışında yaşayan bir kızdı. Yazları ailesi ile birlikte gelir, bir süre burada kalır sonra sahil kenarı bir yere giderlerdi. Bu derdi ondan başkasına anlatamazdı. Çünkü ne İsmeti ne de Gözdeyi böyle konularda dinleyebilecek kimse yoktu başka. Zaten Gözde sadece İsmet ile konuşmaya çıkardı dışarı. Genelde oyun oynamaz, meybuz yemez hatta çamurdan kule bile yapmazdı. Nadiren katıldığı eylemlerde mutlaka İsmet de olurdu. Eğer İsmet ile küsmüşlerse dışarı da çıkmazdı. Çünkü onun da derdi büyüktü. O bir eski sevgili özlemi çekiyordu.

Problem şu ki İsmet kapıyı çalamazdı. Serpilin ne yapacağı belli olmazdı çünkü. Bir anda bağırıp delirebilirdi. Aslında deli olduğuna dair kesin bir kanıtı yoktu ama çok zayıftı. Sürekli çay/sigara içiyordu. Kızgın bir yüz ifadesi vardı. Binada var olan kimse ondan hoşlanmıyordu. Ayrıca korkuyorlardı da. O yüzden aşağıdan zile basıp çağıracaktı. Nasıl olsa kimin çağırdığını anlayamazdı.

İsmet zile bastı. O esnada Pınar binanın köşesinden kapıya doğru dönmüştü. Tekrar göz göze geldiler. Pınar yüzünü ve gözlerini yere eğdi. Sanki İsmet hiç var olmamış gibi yanından geçerken dış kapı bir anda açıldı. Aysun dışarı çıkmıştı.

‘’Nereye gidiyon gız, gel oturak asmanın orda’’ dedi Pınara. Teklifi pek reddedebilecek durumda değildi Pınar. Aysun İsmete döndü.
‘’Sen nabıyon lan’’ dedi.
‘’Bişey yapmıyom’’
‘’Niye kapının önünde bekliyon’’ diyip gülümsedi . Hafiften sırıtmış , ardına göz kırpmıştı.
‘’Neyi bekliyon söyle bakiyim’’ dedi.
‘’Bişey beklemiyom abla. Gözdeyi çağıracaktım , zile basmaya geldim’’ dedi İsmet. Pınarın yüzü bir kez daha düşütü. O delinin yeğenine mi tercih edilmişti gerçekten..
‘’Abla ben gidiyorum gelirsin sende’’ dedi ve asmanın oraya doğru yürümeye başladı. Aysun bir anda İsmete döndü.
‘’Niye böyle yapıyon olum gıcık mısın sen?’’
‘’Yoo ne alakası var ya, ben o konuyu konuşmak için çağıracaktım Gözdeyi’’
‘’Kızla niye konuşmuyon, utanıyon mu?’’
İsmet cevap vermedi. Ellerini cebine attı. Hiç parası yoktu. Keremin kumbarayı yine patlatma zamanı gelmişti. Bayadır ne kola içmişti, ne meybuz yemişti. Sporcu kağıdını iddiasız oynamakta keyifli değildi. Fakat bunu düşünmek için daha yanlış bir zaman seçemezdi. Acaba Mehmet dışarı çıkar mıydı? Hala yanlış şeyler düşünüyordu ki, Aysun düşünmesini engelleyecek bir teklifte bulundu.
‘’İstersen ben konuşturayım sizi. Yanımda konuşun bende duyayım.’’
İşte aradığı teklif gelmişti İsmetin. Bu bir fırsattı. Cevabı gecikmedi.
‘’Abla bende Pınarı sevdim. Onunla çıkmak istiyorum.’’
‘’O zaman çıkma teklifi et işte’’
‘’Edemem sen yokken sende gel’’
‘’Şimdi et işte ben varken’’
‘’Şimdi olmaz söyleyemem’’
‘’E ne zaman söyleyecen , yarın da mı başınızı bekleyecem ben’’
‘’Yarın da in aşağı, Pınarı da çağır eğer o inmemiş olursa.’’
Aysun biraz düşündü. Bu durum böyle gidebilir ve eğlence kaçabilirdi. Sonuçta kendi ilişki konuları bu kadar aptalca ve komik değildi. Kaçırmaya niyeti de yoktu.

‘’Olmaz şimdi konuşacan’’ dedi. Ardına Pınar seslendi.
‘’Ablaaa, gelmiyosan çıkıcam yukarı’’
Aysun İsmete bakarak ‘’Geliyom, dur. İsmet de geliyor. Sana bir şey diyecekmiş’’ dedi ve İsmetin koluna yapıştı. İsmet kurtulmaya çalıştı , ‘’Ya şimdi değil , şimdi değil bak’’ dedi ama ikna olması uzun sürmedi.

Pınar bunu duyduğunda bir yandan şaşırmış, bir yandan heyecanlanmıştı. Ne diyecekti? Daha çok kalbini kırıp , o gerizekalı Gözdeden mi bahsedecekti? Pınar Aysun ve İsmetin köşeyi döndüğünü gördü. Gelen neydi peki? Gerçekten hayallerindeki erkek miydi? Yoksa kurugöt, güneşte yanmış beyaz tenli, kısa boylu bir zargana mı?

Bir önemi yoktu aslında bunların. Pınar bu dünyaya aşık olmaya gelmişti. Sonunda olmuştu da. Artık sadece annesi ve komşuları ile birlikte iyi halı yıkayan bir kız değildi o. Sadece duvara karşı iyi top sektiren bir kız da değildi. Aşık olmuştu işte. Belki şimdi aşık olduğu için güzel bir el yazısına da sahip olacaktı.O el yazısı ile unutlmayacak aşk mektupları yazacaktı küçük kağıtlara.

”Ne diyeceksin İsmet, söyle bakalım hadi.” dedi Aysun. Pınar İsmetin yüzüne baktı. Kötü bir şey söylemeyeceğini anladı ve gülümsedi. Biraz soluna doğru döndü. Utanmıştı. İsmet ondan daha utangaç bir haldeydi. Söze nereden başlayacağını bilmiyordu. Nasıl bilebilirdi ki? Neden bunu okulda öğretmiyorlardı? Bunu düşünmek için de yanlış bir zaman olduğunu fark edip bir an önce bir şeyler söylemesi gerektiğinin farkına vardı.

”Şey.. ı-ıı geçen gün gün hani. Aysun Abla bana bir şey söylemişti, sen şey demişssin, ıı-çıkmak istemişsin benimle..”

Bir an evleniyormuş gibi hissetti kendini İsmet. Kafasını sola çevirince karşı binada oturan, yaşı 20’lerin sonlarında olan Sinan Abiyi görmüştü. Sinan Abi doğuştan rahatsızdı. Hem fiziki, hem akli. Çatalları çok severdi. Bir keresinde İsmet evlerine de gitmişti. Sinan Abinin uykuya geçmeden önce çatalları nasıl yastığının yanına dizdiğini görmüştü. Sinan Abiyi çok seviyordu. Kimi zaman ondan koktuğu ya da pis olduğu için uzaklaşsa da seviyordu. Aslında herkes Sinan Abiyi çok seviyordu ama bazı şeyler insanların ne kadar da sahte olduğunu gösteriyordu. Herkes onu sadece ”Mahallenin zarasız delisi” statüsünde görüyordu. Belki o da aşık olmuştu birine. Fakat konuşamıyordu bile garibim. Söyleyememişti belki de. Belki çocuklar onu yine rezil etmişti. Çünkü bu rutin bir eğlenceydi. Sinan Abinin etrafında toplanıp ”Aç, aç , aç” diye bağırınca Sinan Abi üstüne giydiği eski eşofman altını indirir, takım taklavatı gösterirdi. Çünkü annesi tuvalet eğitimini böyle vermişti. Herkes gülerdi. Sinan Abi de insanları mutlu etmenin sevinci ile gülmeye eşlik ederdi. İnsan böyle bir şeydi işte. En acımasızları en küçükleriydi. Umut Sarıkaya’nın da dediği gibi ”Kot giyen canlı lan bu”

Tam bir nikah ortamı. Utangaç bir çift. Kızın yakını ve oğlanın sevdiği bir büyüğü. Şahitler olması gerektiği gibiydi.

”Ben teklifine evet diyorum Pınar” dedi İsmet. Pınar ise hayır demeye hazırlanıyordu. Şu an reddetmek gerekiyordu. Göze göz, dişe diş. Fakat Aysun, Pınardan hızlı davrandı. Söze girdi.

”Öyle olmaz olum, kız sana bir kere sordu. Sende yok dedin. Şimdi sen soracaksın tekrar”

Aysun kendine bulduğu eğlenceyi ya uzatmak istiyordu ya da bu çiftin sevgisine gerçekten inanmıştı. Kendi içinde de karar veremediği bu tavrı aslında biraz onu da rahatsız etmişti. Ama olması gereken de buydu. Sonuçta bu kız da üç çocuğu ile ortada kalmış değildi. Pınar bu esnada gülümsedi yine. İsmet bunu fark ettiğinde içinde yeniden bir şeyler hisseti. Bir üvez sürüsü damarlarında geziyordu. Sanki ince ince bir şey enjekte ediliyordu kanına. Onu gaza getiren bir şeyler. Hiç durmadan lafı devraldı.

”PINAR BENİMLE ÇIKAR MISIN?”
”Hihi..Tamam”.

Evet bir aşama geçilmişti. Bu aşamayı hangi yaşta, hangi durumda geçersen geç, geçene kadar hep zordur. Sonrasında herkesin kafasında ”Ee, şimdi ne olacak?” sorusu gezinirdi. Fakat İsmete bir şeyler olmuştu. Geleceği görmüş birinin duyduğu özgüven ile sanki her şeyi planlamıştı. Onların bilmediği şeyleri biliyordu sanki. Halbuki bir bok bildiği yoktu ama Allah ona hızlı düşünme yeteneği vermişti belki de.

”Soğan ekelim mi bizde? Birlikte..”
”Olur” dedi Pınar.

Bir anda fırladı İsmet. Eve gidiyordu. Soğan alması lazımdı. Bilerek bir anda hiçbir şey söylemeden gitmişti. Bunun nedense havalı gözükeceğini düşünmüştü. Artık onun bir sevgilisi vardı. Özgüveni yüksek ve havalı gözükmeliydi. Artık anlamsız şeyler yapmamalıydı. Beraber anıldıklarında utandıracak bir durum yaratmamalıydı. Meslela artık o da ”Arka Sıradakiler” izlemeye başlamalıydı, çünkü Pınar izliyordu.

Binaya girip, asansöre doğru koştu. 7.Kat düğmesine bastı. Hışımla kapıyı çaldı.

”Noldu oğlum niye yıkıyon kapıyı”

İsmet soluk soluğa kalmıştı. Kendini zar zor açıklayabilecek kadar nefesi kaldığı için, isteğini net bir şekilde ifade etti.

”Anne soğan ver. Arkaya soğan ekicem. Soğan var mı evde?”
”Ne diyon ya, ne soğanı ekicen oğlum?”
”Yav anne versene soğanı, arkadaki çamın altına soğan ekicem, herkes ekmiş bende ekecem ya”

Annesi böyle durumları mantıklı bir şekilde anlatıldığına reddedecek bir kadın değildi. Mutfağa gitti. Bir kaç soğan verdi İsmetin eline. Sonra tekrar gidip içeriden bir buzdolabı poşeti aldı. Poşetin içine soğanları koydu ve tekrar İsmete verdi. İsmet poşeti alır almaz tekrar hızlı bir şekilde asansöre döndü. Zemin kata indi, merdivenlerden hızlı bir şekilde sekerek son düzlüğe düşürdü kendini. Kalktı. Canı yanmamıştı. Yanamazdı.

Tekrar Pınar ve Aysunun yanına dönmek için asmanın olduğu tarafa doğru koştu. İleride gördü onları. Domates bahçesinin yanına oturmuşlardı.İsmet hızlıca yanlarına vardı. Elindeki soğanlarla birlikte Pınara baktı.

”Nereye ekelim?” dedi İsmet. Pınar soruyu pek de önemsememişti. Çünkü pek de mantıklı bir soru değildi. Her yer toprak zemin, nereye ekersen ek baş verir zaten.

”Bilmem, sen seç” dedi.

İsmet, Elifin seçtiği yeri gözüne kestirmişti. Çam ağacının tam dibi. Top oynadıkları yerden uzaktı. Bahçe kadar büyük olmayacağı için üstüne top gelme ihtimali bir hayli düşüktü. Ayrıca çamın dibi olduğu için birisi üstüne de basamazdı.

”Tamam o zaman. Şurası güzel. Hem Elif de daha ekmemiş. Samet de eşmemiş.”

”Ama Elifin yeri orası”

”Ekmemiş napalım. Bizim artık. Çok ağlarsa ona da veririz. Zaten soğan çok” dedi İsmet. Pınar bir şey söylemedi. Gülümsüyordu. İsmet, Pınar ona her gülümsediğinde etkisi artan bir ağrı kesici almış gibi oluyordu. Her seferinde uykusu daha çok bastırıyor, her seferinde olduğu yere yıkılmaya bir adım daha yaklaşıyordu. Sevildiğini hiçbir zaman sözel şekillerde duymayan çocuklar böyledir. Onlara ne söylerseniz söyleyin, alt metinde arayacakları temel şey sevgidir.

İsmet etraftan bir çubuk buldu. Onunla toprağı eşmeye başladı. Yeteri kadar yer açmıştı. Soğanları çıkarttı. Bu esnada Pınar su getirmeye gitmişti. Kenarda alelade bir pet şişe buldu. Arkadaki parkın çeşmesinden su doldurup dönecekti. İsmet soğanları gömdü, toprağın üstünü güzelce kapattı. Ardınan Pınar elinde su ile göründü ileride. Elindeki suyu dökmemeye çalışarak gayret gayret, hızlı hızlı gelmeye çalışıyordu.

O esnada Samet ve Elif binanın kapısından çıkmış, soğanları ekecekleri yere doğru geliyordu. Pınar onlardan önce vardı İsmetin yanına. Suyu yavaş yavaş dökmeye başladı. Küçük bedeni ile toprağa doğru eğilmiş, saçları soldan aşağı doğru düşmeye yüz tutmuştu. Kakülleri alnını kapatıyordu. İsmet bu yüzü aklına kazımak, asla unutmak istemiyordu.

Bu esnada Elif ve Samet olanı biteni görecek kadar yaklaşmıştı. Sonrasında ne olduğunu fark eden Elif bastı çığlığı.

”Ya orası benim yerim yaa, napıyosunuuuuz..”

Sanki bir efsunun etkisi altındaymış gibi sadece birbirlerine bakıyordu İsmet ve Pınar. Aysun ellerini gövdesinde birleştirmiş Elife doğru yürüyordu. Samet uzaktan Pınar ve İsmetin neden birbirlerine baktıklarını anlmaya çalışıyordu. Yoldan bir eskici en ciyak sesiyle haykırıyordu. Bina boşluğuna yakın kuşların ötüşleri , esen ince rüzgarın yaprakları oynatışı ve romantizm. Dünya sanki o esnada yeniden yaratılıyor, Adem ve Havva meyveyi yemek yerine , yeniden dikiyordu. An durmuştu. Durdurulmutşu. O gece herkes uyurken aynı şeyi düşündü.

”Ee, şimdi ne olacak?”

Gri Bir Serseri & Güzelavratotu 1

-Önsöz-

Yaşadığımız tüm zaman boyunca özlemlerimiz hep geçmişedir. Çünkü bilmediğimiz hiçbir şeyi özleyemeyiz. Geleceğimiz geçmişimiz ile simbiyotik bir ilişki içerisindedir. Tek bir canlı gibi . Bu yüzdendir ki tecrübe olgusu vakitlice edinilmeli ve geleceğinize yön vermelidir. Üniversite asla lise gibi değildir. Fakat lisede edindiğiniz her tecrübe üniversitede sizlere rehber olur. Çıraklık asla kalfalık gibi değildir. Zamanında ustanızdan kafanıza yediğiniz tokatlar size yapmamanız gerekenleri mıh gibi işlemiştir. Keşke bunları daha önce öğrenseydik değil mi ? Mesela çocukken gerçekten pişman olacağımız şeylerin bizi ileride nasıl utandıracağını , nasıl mutsuz edeceğini bilseydik yapar mıydık ? Ya da sadece çocuk olduğumuz için yaptığımız şeyleri yapmaya devam eder ve bunu anlamaz mıydık ? Çocukluğum ile bana mıh gibi kazınmış bu anılar bütünü asla pişman olmadan yaptığım hatalardan ve doğrulardan ibaret. Çünkü ben bir o kadar çocuk , bir o kadar serseriydim. Belki de siz de öylesiniz. Sorun şu ki , ben hala bir çocuk ve hala bir serseriyim. Belki de siz de öylesiniz…

”Oyun sanıyordum
Herkese kanıyordum
Bir meclis arıyordum
Gerçek çok acı imiş.”
-Ahiyan


Pembe dolap . Evet. Herhangi bir ortamda ”oda” kelimesini duyunca aklına ilk gelen şey buydu İsmetin. Çünkü odasında eski püskü iki kapaklı bir dolap vardı. Yüksek ihtimalle annesinin lise zamanlarından kalma. Yarı metal yarı ahşap bir dolap. Odadaki küf gibi rahatsız edici . Fakat varlığından sinsice duyulan bir zevke de sahipti İsmet. Ama bunu şu an konu edinmek istemiyordu. Zaten istesede bir şey değişmez ve kendini anlatamadan saçmaladığını düşünürdü/düşünürlerdi. Henüz 10 yaşında bir çocuğun çevresinde yine 10 yaşındaki çocuklar olurdu.

”Ahmet Amcaa, İsmet kömür indirmiyo ha bak ona meybuz alma.”
Samet her zaman olduğu gibi şaşırtmıyordu. Acaba bina yöneticisinin çocuğu olmak bunu mu gerektiriyordu. Hataları yüze vurmak , daha iyi olduğunu her zaman ispat etmek vs.

”İndiriyom Ahmet Amca yalan söylüyo… Niye şerefsizlik yapıyon lan kancık.”
”İndir lan sende o zaman bekliyon mal gibi.”
”Bişey düşünüyoduk nolmuş sen hiç düşünmüyon mu..”
”Görende sınıf birincisi falan sanacak neyi düşünüyosa mal”
İsmet konuşmayı devam ettirmek istemedi. Karşıdan Mehmet geliyordu.

”Nabıyonuz lan”

Mehmet genelde böyle işlerde pek etkin birisi değildi. Onun böyle şeyler yapması için ucunda sadece meybuz olması yetmezdi. Belki bir kola ve bir cips de eklense ya da 2.5 lira verilse yapabilirdi. Ama genelde parası olurdu. Bir şekilde ağlaya zırlaya dedesinden ya da babannesinden parayı söker alırdı.

”Ahmet Amca dedi ki kömürlere yardım edin de size meybuz alayım dedi ollum.”
Ama sorun şu ki bu yapılan işe değer miydi. Samet aklından kısa bir süre bunu geçirdi. Akıllı bir çocuktu vesselam. Burnundan genelde eksik olmayan sümüğü, 3 numara saçı , sportaç kramponlu ayakkabıları ile genelde bir futbolcunun küçüklüğünü andırsa da yavaş yavaş anlatırsan çoğu şeyi anlayabiliyordu.
Bir anda İsmete döndü.
”Lan olum bırak gidek . Ahmet Amca kürt , yalan söylüyodur.”
İsmet Ahmet Amcanın kürt olduğunu yeni öğrenmişti. İster istemez biraz soğumuştu Ahmet Amcadan. Çünkü kürtler teröristti. Acaba Ahmet Amca da terörist olabilir miydi. Zaten onların dış kapılarıda aşırı değişti. Üstünde arapça şeyler yazıyordu. İyiden iyiye ikna olmuştu.
”Niye şimdi söylüyon lan , deseydin ya baştan. Sikerim meybuzu..” dedi ve tırın kasasından atladı. Ardına Samet atladı.
”Akşama Metin 2’ye gelin de kasılak.” dedi Mehmet.
”Şimdi gidek oynayak” dedi Samet.
”Yok ya daha yeni saldı anam sokağa. Şimdi geri girersem tekrar salmaz. Acık oynayak ezana yakın giderik işte.”

Bu fikir İsmete de mantıklı gelmişti. Zaten binanın bütün çocukları dışarıdaydı. Belki biraz daha zaman geçerse İstanbul Saklambacı oynanılabilirdi. Ondan öncesinde de Tekvuruş falan ile zaman geçerdi. Aklına gelen bu fikri hemen paylaştı İsmet.
”İyi hadi Tekvuruş oynayak o zaman. Can arka bahçedeydi , onu da çağırak kaleye sokarız”
”İyi tamam git de bak hadi.” dedi Mehmet.

O sırada Aysun seslendi. Aysun 2-3 yaş büyüktü çoğunluktan. Feyyaz ve Oğuzhanda öyle ama onlar artık pek sık sokağa çıkmıyorlardı. Aysun genelde yaz zamanları çevresine toplayabileceği kızları toplar ve onlar ile bir şeyler yapardı. Kimi zaman bina içinde bir piknik , kimi zaman tığ ile dürtünmek , kimi zamanda kendi okulunda olan olaylardan bahsetmek gibi. Tabi bu fikirler İsmet için sadece tahmindi çünkü hiçbir zaman bunu tam olarak bilmiyordu. En nihayetinde o bir erkekti. Kızlar ile sadece belirli oyunlar oynanabilir ve bu çoğunluğun katılımı ile olabilirdi. Yoksa kızlar ile takılmak ”satmak” manasına geliyordu. İsmet genelde Sametten yiyeceği laf yüzünden bu gibi durumlarda olabildiğince tedbirliydi. Sametten bu kadar çekinmesinin bir nedeni de 1 seneye yakın süredir ortak bir ADSL kullanmalarından kaynaklıydı. İsmetin ailesi ile Sametin ailesi görüşmüş ve bu interneti 7.Kata uzatılacak bir kablo ile birlikte kullanıp , faturayı birlikte ödeme fikrinde karar kılmışlardı. Fakat modem Sametlerin evindeydi. Bazen gıcıklığına modemden kabloyu sökerdi. Kimi zamanda Metin2 de İsmetin önüne geçmesini engellemek için anlık bir sök tak eylemi yapardı.

”Lan İsmeeet”
”Efendim Aysun Abla”
”Bi gelele”
İsmet Aysuna doğru yürüyordu. Aysunun suratında hafif sinsi hafif takdirkar bir gülümseme vardı.
”Söyle hadi.” dedi İsmet. Aslında söyleyeceği şeyi pek de merak etmemişti. Planlarına aykırı bir durum gelişmesinden korkuyordu. Mesela Aysunun onu yakartop oynamak için ikna etmeye çalışması gibi. Genelde ikna olur sonra Mehmet ve Sameti ikna etmeye çalışırdı. Ve sonuç yine ”satmak” anlamına gelirdi.

”Pınar sana çıkma teklifi ediyomuş lan.” dedi.

Pınar. 5. Kat sakini. Diğerlerinden daha sonra binaya taşınmıştı Pınar. 3-4 senedir de buradalardı. Pınar ve İsmet iyi arkadaş sayılmazlardı aslında. Mahalle içerisinde komşuluk yüksek önem taşıyor ve çoğunluk samimiyet kuruyordu fakat bu çocuklar için hızlı gelişen bir şey değildi. İkisinin de annesi sık sık görüşür hatta akşamları eğer kocaları evde değillerse uzun saatler beraber otururlardı. Pınar ve İsmet de genelde bilgisayardan bir şeyler yapardı. İsmet bilgisayar kendisine ait olduğu için bunu çok az bir şekilde paylaşır genelde maruz kalırdı ta ki Pınarın da bir bilgisayarı olana kadar. Kimi zaman ders çalışırlar kimi zaman sadece internetten Pınarın istediği müzkleri dinlerlerdi. Genelde Hepsi1 grubu dinlerdi Pınar. Facebookta sözlerini paylaşırdı. Hatta İsmet arkadaş eklerken Pınarın doğru Pınar olduğuna bu sayede emin olmuştu . Çünkü kimse Facebooka kendi adını yazmazdı. Bu bildiğin eziklikti. Yüksek ihtimalle büyük/küçük harf karışık uydurma bir lakap yazılırdı. Yazmayanlar pek ciddiye alınmazdı. Arkadaş eklemişlerdi birbirlerini. Sonrasında pek konuşmamışlardı. Ne okulda , ne dışarıda. Zaten Pınarın küçük ve her şeye maydonoz olan bir kardeşi vardı. Sürekli bilgisayarının klavyesin vuruyor , ya da bir şekilde gıcık edip gülerek kaçıyordu. Aslında bu gayet normaldi fakat İsmet bunu anlayabilecek olgunlukta değildi. Şu an ise hiç anlayamayacağı bir konu ile karşı karşıyaydı.

”Nasıl yani?”
”Ne nasıl yani olum işte bildiğin çıkma teklifi , sevgililik yani.”
”O-olmaz. Metin2’den biri var. O olmazsa olur. Yoksa olmaz.”
”İyi valla sen bilirsin. Ama salaksın söyleyim. Oyundaki kızı napacan.”
”Banane ya. Olmaz şimdi.”
Aysun arkasını döndü ve gitti. Aysun daha arkasını dönmeden İsmet pişman olmuştu.