Türkçe Rap En İyi 100 Şarkı

Uzun zamandır buraya bir şeyler yazmadım. Fikirler kafamda dönse de kağıda dökmek için hem vakit hem de eskisi kadar istek yok. Sizlere de daha önce bahsettiğim gibi ben “mutluyken” yazamıyorum. Üretemiyorum. Fakat ara ara aşırı güzel olduğunu düşündüğüm fikirleri yazma isteğimi mutluluğum bile engelleyemiyor.

Yıllardır rap dinlediğimi etrafımdaki çoğu insan bilir. Şu an sahip olduğum ilişkinin temelleri bile sevgili Güney Erkurt sayesinde atıldı. Düşününce kendi kendime “Neden en iyi 100 listesi yapmıyorum?” dedim. Sonuçta en az 10-12 senedir Türkçe Rap dinliyorum. Kendimce bir liste yapabilirim diye düşünüyorum. Umarım sizlerde beğenir ve aralarından güzel şarkılar bulabilirsiniz.

Not: Şarkılar iyiden kötüye ya da kötüden iyiye sıralanmadı. Kendi fikirlerim bu yönde. “Bu nasıl eklemedin, nasııl” diye yükselmeyin. Kendiniz de bir tane yapabilirsiniz. Şimdiden okuduğunuz için teşekkür ederim.

*Sagopa Kajmer / Ceza – Neyim Var Ki
*Sekiz / Sekiz 2
*Batarya Company
*Norm Ender – Eksik Etek
*Allame – Fare Kapanı
*Ceza – Suspus
*Sagopa Kajmer – 24
*Joker – Yaşamak Öldürür
*Hidra – Beyaz Diş
*Saian – Kan Yüzüğü
*Karaçalı – Sesindeki Haziran
*Red – Acını Seçmekte Özgürsün
*Fuat – Keksin
*Cash Flow – Hayata Küstüm
*Sansar Salvo – Ağır Roman
*Karakan – Evdeki Ses
*Silahsız Kuvvet – Sözlerim Silahım
*Hayki / Da Poet – Hiç Sevmedim Seni
*No1 – Bol Pantolon ve 70’lik
*Contra – Ölü
*Saian / Karaçalı – Kavga
*Ceza – Holocaust
*Sagopa Kajmer – Bir Pesimistin Gözyaşları
*Yener Çevik – Duvar
*Fuat / Sahtiyan / Ceza / Sagopa Kajmer – Bu Ne Cüret
*Allame – Kenar Mahalle
*Sagopa Kajmer – Baytar
*Ceza – Feyz Al
*Cash Flow – Bornova Sokakları
*Şehinşah – Karma
*Saian – Feleğin Çemberine 40 Kurşun
*Şanışer – Kaç Kere Öldün
*Hidra – Ölüme İnat
*Joker – Jokzilla P2
*Hayki – Kargalar
*Gazapizm – Sevmedim Söylediklerini
*Sansar Salvo – Dum Taka Dum
*Monstar 361 / Ceza / Dr. Fuchs – Soğuk Mevsim
*Karaçalı – Defolu Caddelerde Fotomontaj
*Contra – Ters Yön
*Ceza – Medcezir
*Sagopa Kajmer – Gölge Haramileri
*Allame – Hayalin Yeri Yok
*Fuat – Köpek
*Sagopa Kajmer – Bağdat
*Ceza – Yerli Plaka
*Allame / Saian / Asakir Leşker – Caz
*Allame / Joker – Tanınmayanlar
*Yener Çevik – Çöktü Gece
*Hidra – Ölüme İnat 2
*Katliam 2-3-4
*Fight Kulüp 2
*Ceza / Gazapizm – Baskın
*Fuat / DJ Boba / Saian – Omzuna Al
*Saian / Patron – Yeraltında Terör
*Allame / Defkhan – Oyunun Kuralı
*Ezhel – Şehrimin Tadı
*Şiirbaz – Asfalt Hikayeleri
*Çare Var
*Susamam
*PMC Represent The Underground
*Saian – Makber
*Hidra – Ezilmiş Çocuklar
*Cegıd – Belki De
*Allame / Ados – Şehir
*Sagopa Kajmer – Al Bide Burdan Yak
*Ceza – Türk Marşı
*Sagopa Kajmer – Didaktik Kitaplar
*Ceza – Ben Ağlamazken
*Saian – Kangren
*No1 – Tekel Mavisi
*Defkhan – Alamanya
*Çağrı Sinci – Lobotomi
*Joker – Kafamıza Göre
*Yener Çevik – Donar
*Saian / Hayki – Benim Dünyam
*No1 / Ahiyan – Kronik
*Cegıd – Sahnelerde Büyüdüm
*Patron – Manzaralar
*Cegıd – Karındeşen Ceg
*Otonom Piyade – Uçurum Çiçeği
*Saian / Çağrı Sinci – Göğe Bakma Durağı
*Kolera – Soğuk Küvet
*Ayben – Başkan
*Beta – Ebenin Amı
*Pusat / Beta – Seda Saian
*Rota – İyi Uykular
*Gazapizm – Kafam Karışıyor
*Otonom Piyade – Buğlu Camlara Devrik Cümleler
*Kayra – Mesela Yani
*Farazi / Kayra – Mevsimi Olmayan Mekanlar
*Köst / Çağrı Sinci / Saian – Amcasının Gülü
*Sagopa Kajmer – Baytar
*Ceza – Anneme
*Gazapizm – Yeraltı Edebiyatı
*Joker – Jokzilla P6
*Köst – Ölüler Konuşur Mu
*Barni / Köst – Seçim Şarkısı

Beni Büyüten Sanatçılar (Saian)

Ortaokulun son senesinde ”Kağıt Bir Gemi Ve Süreya’dan Bir Dize” şarkısı ile tanıştım ”Saian” (Saian Sakulta Salkım Miğfer Rabbani Rasta Flow Masta) mahlaslı bu rap sanatçısı hayatımın yapı taşlarından en değerlisidir.
Sene 2013-2014 . Pek uzak gibi gelmiyor ama neredeyse 10 sene olacak. Benim jenerasyonum için popüler olan belli başlı müzik türleri var. Yabancı Pop , Arabesk , Türkçe Rap , Yabancı Rap ve Arabesk Rap. Hatta Arabesk Rap’in son zamanları. Yavaş yavaş herkes bu saçmalıktan uzaklaşıyor. Tabii bende dinledim bir süre fakat çoğunluk gibi Tripkolik ya da Arsız Bela tarzı değil de daha çok gerçekten arabesk seven rapçiler müzik listemdeydi. (Yener Çevik , Cash Flow vs.) Fakat üç aşağı beş yukarı genelde aynı şeylerden bahseden türler, canımı sıkmaya başlamıştı. Türkçe Rap diss furyaları ile popülerleşmişti çünkü bizim şehrimizde . ”Hidra’nın yeni diss’i nasıl olmuş?” ya da ”Allame adamı öldürmüş olum.” tarzı cümleler hep kulaktan kulağa. Tabii bu gibi insanların derinden etki bırakan şarkılarını da dinledim . Fakat tam oturmuyordu kafamda . İstediğim lezzet bu değildi. Daha akıllıca yapılmış , daha kültürlü , daha farklı bir şeyler istiyordum.
Facebook tek sosyal medya mecrası. Genelde dinlenen şarkıların en güzel sözleri orada paylaşılırdı. Türkçe Rap sayfaları yeni yeni kalabalıklaşırken bir sürü rap sanatçısı tanıyordum. Hiç unutmuyorum , bir gece uyku tutmamıştı. Cash Flow-Bornova Sokakları dinliyordum . Bir yandan da bir Türkçe Rap sayfasında geziniyordum. Taraf haline gelmiş kayıt stüdyoları ve taraf haline gelmiş rapçilerin kavgalarını okumak zevkliydi fakat gerçekten sıkmıştı beni artık. Kazanan bence çok açıktı ama bu bir anlam ifade etmiyordu . Sonuçta kaybeden taraf ya da kişi ”Kaybettim , o zaman rap yapmayı bırakayım.” diyecek değildi.
Yavaş yavaş sayfada aşağı doğru giderken ;

”Şimdi bir sorum var…
Dirilerin üzerleri toprakla örtülür mü? Ya da
Siz hiç bir okyanusu dudaklarından öptünüz mü?”

bu satırları gördüm.
Tekrar tekrar okudum. ”Vay amına koyim.” dedim. ”İyi sözmüş..” Sonra tabii ki hemen Google’a sözleri Ctrl+C-Ctrl V yaptım ve şarkıyı buldum . Saian-Kağıt Bir Gemi Ve Süreya’dan Bir Dize
Şarkı daha önce dinlediğim rap şarkıları gibi değildi. Fazla özgüven ile dolmuş söylemler yoktu. Yaşadığı acıları lümpen bir dil ile anlatan bir ses yoktu. Aksine hikaye anlatıyor gibiydi. Herhangi birisini suçlamıyordu. Kendini suçluyor gibiydi. Bir kadına yazılmış gibiydi. Çünkü bir kadından bahsetti bariz belliydi. İşin en ilginç tarafı bu bildiğin romantikti. Edebi bir kaygı ile yazıldığı çok belliydi. Bu sadece rap değildi. Bu gerçek bir şiirdi. Müziği de bir o kadar iyi seçilmişti. Tekrar tekrar dinledim. O zamanlar telefonumun Mp3 özelliği olmadığı için , bilgisayardan şarkıyı , telefondan ses kaydediciyi aynı anda açıp şarkıyı öyle kaydediyordum. Şarkıyı kaydettim ve dinleyebildiğim her an dinledim. Sadece o şarkıyı dinlemek istiyordum sıkılına dek ki bilen bilir ben bir şeyden kolay kolay sıkılmam. 1 hafta boyunca her gün dinledim. Uykuya dalarken bile Saian’ı dinliyordum. 1 haftanın sonunda şarkıdan sıkılmadım ama şarkının kör edici aşkının etkisi azalmaya başlamıştı. Etki azalınca başka şarkılarını araştırma dürtüsü aldı yerini. İkinci dinlediğim şarkısı ”Feleğin Çemberine 40 Kurşun” . Bu şarkının bir diss şarkısı olduğunu düşünüyordum. Yanılmadım ama beklediğim diss böyle değildi . Spesifik olarak birine yazılmış değildi bu diss. Neredeyse tüm dünya hükümetleri , politikacıları ve siyasetçilerine yazılmıştı. Şarkıda ismi geçen çoğu kişiyi tanımıyor ve bahsettiği tanımları anlamıyordum . Ama belli ki gerçek bir şeyden bahsediyordu . Yine hemen Google’a sarılıp şarkının sözlerini açıp tek tek araştırdım. Bu beni etkileyen ikinci en önemli şey oldu. İlk şey yazdığı şeylerin sadece bir şarkıdan ibaret olmamasıydı . İkincisi de bana sadece fikrini empoze etmemesi , araştırmaya sevk etmesiydi. Çünkü neredeyse her şarkısında başka bir kültür , başka bir durum ya da coğrafyadan , terimlerden , dillerden örnekler veriyordu. Fikir aynıydı ama ifade ediliş şekli , kelimeler ve anlatı hep farklı bir havadaydı.
Yavaş yavaş bulabildiğim her şarkısını dinlemeye başladım. Muhalif kimliği , yüksek genel kültürü , kelime dağarcığı ve seçtiği harika altyapılar onu hayatımda önemli birisi haline getirdi. Akabinde Saian bitti , Güney başladı. Güney Erkurt kimdir ?

Açıkçası internette kendisi ile alakalı yazan şeyler pek garip değil. Necati Güney Erkurt, Mersinden üniversite okumak için İstanbul’a gelmiş bir ailenin oğlu. Bir kardeşi var ve biz bu kardeşi ”Patron” mahlası ile tanıyoruz . Patron ‘da bir rap sanatçısı.
Mühendismiş bizim Saian. Tuzla Gemi Endüstrisi’nde çalışıyormuş. Bir eşi varmış , ismi Aydan. Çocuk sahibi değil , bir sürü kedi sahibiymiş. Kardeşine aldığı mikrofon ile deneme yaparken rap müzik yapmaya atılmış.
Yazılanların arasında bariz bir giz var. Bu kadar normal yaşamış olması imkansız değil mi ? Herkes gibi olmamış ama herkes gibi yaşamış olması ne kadar olası? Farklı kaygıları olması lazım. Sonra bu farklar yavaş yavaş açığa çıkmaya başladı.
Öncelikle fark ettim ki bu adam tabiri caiz ise hayvan gibi kitap okuyor. Farklı kültürlerden bir sürü kitap sahibi. Ayrıca kendi coğrafyasından bir haber entelektüellerden değil. Yeşilçam hayranı. İdeolojisi her ne kadar batıya dönük olsa da doğuya da kucak açmış aklının odalarında. Şaka değil. Saian gerçekten dilimizi biliyor. Çünkü tekrar etmek ve örnek vermek gerekirse o sadece Uğur Mumcu’nun faili meçhul cinayetinden haberdar değil. O sadece Maraş , Dersim üstündeki katliamdan ya da Deniz Gezmişten haberdar değil. O Ruhullah Humeyni’nin vahşetinden , Gineli göçmen Amadou Diallonun üstüne 41 el ateş açılıp katledilmesinden , Emiliano Zapata devriminden ya da Kerkük’te öldürülen Türkmenlerden haberdar. Dünyaya sadece yaşadığı coğrafyadan bakmamış. Özgürlüğü ve adaleti sadece kendi vatanı için istememiş.
Uzun lafın kısası , Saian sadece bizim dilimizi değil , dünya dillerini öğrenmek ve öğretmek için yola çıkmış.
Benim en sevdiğim şarkılarından bir tanesini sizler için buraya bırakacağım. Dinlemeye karar verirseniz , mutlaka sözlerini de takip edin ya da açıp okuyun. Ne demek istediğimi gayet iyi anlayacak , bir rap parçasının içine nelerin sığdığını görünce belki de şaşıracaksınız. Sağlıcakla
”Ben yani kendim, şimdi ben dünyaya karşı durmakla meşhurum.”
-Saian-

Beni Büyüten Oyunlar (Prince Of Persia)

Tam olarak ne zaman tanıştığımı hatırlamadığım bu video oyunu 89 senesinde Amerikalı bir yapımcı tarafından türünün ilk örneği olarak geliştirilmiş. Motion Capture (Hareket yakalama) tekniğinin atası sayılabilecek bu oyun günümüzde pek oynanmıyor olsa da benim gibi bir çok oyuncunun unutamadığı bir oyun olarak hafızalara kazınmıştır. Aslında kendi popüler zamanında da pek değer görmemiştir. Çünkü daha marjinal bir kitleye hitap etmek ile birlikte mekanikleri zor bir oyundu. Ayrıca kopyasını memlekette bulmak bir hayli zordu. Sadece ”Zamunda” isimli sitenin aktif kullanıcısı olan oyuncular memlekette pek popüler olamayan bu gibi oyunları oradan bulabiliyordu. İsterseniz şimdi oyunun benim için ve kendi içindeki hikayesine gelelim.

                      - Benim İçin Hikaye-

Oynadığım ilk ”Tek Oyunculu” ve ”Sürükleyici Hikaye” etiketlerine sahip oyundur. Bu yapıtı , hayatımda oynadığım çoğu oyunu bana tanıtan ve oyun kültürünü aşılayan sevgili abim Özgür Ozan Hüyük sayesinde keşfettim. Abim bu gibi oyunları çok severdi. Bizlere de yazın İzmir’den Kayseri’ye geldiğinde ya bu oyunları anlatır ya da direk CD ya da DVD olarak getirirdi. Çoğunluğun çocukluğu gibi geçse de günümüz , bir araya geldiğimiz zaman (Abim,ben ve Buluthan) başka bir dünyada yaşayabiliyorduk. ”Lord Of The Rings” ya da ”Harry Potter” gibi yapıtları çok ufakken öğrenmiştik. Bu bilim kurgu evrenleri bizim için bir hayli önem kazanmış ve metafizik gücü olan karakterler (örn; Aragorn) bir rol model olmuştu. Fakat bu evrenler bilgisayar evrenine henüz aktarılmamıştı. Bizim için Prince Of Persia bu evrenlere benzer bir evrendi. Baş karakterimiz ”Prince” atletik yapılı , uzun saçlı ve farklı savaş taktiklerine sahip bir kimseydi. Ayrıca sahip olduğu hançer küçük bir zaman makinesi görevi görüyordu. Kullandığında zamanı kısa bir süre geriye doğru sarıyordu. Kaotik bir ortamda kontrolünü üstlendiğimiz Prince ile zorlu parkurları kimi zaman duvarda bir süre yürüyerek , kimi zaman tırmanarak , kimi zaman canavarlar ile savaşarak ve kimi zamanda bulmacalar çözerek amaca ulaştırmaya çalışıyorduk. İşin kötü tarafı henüz yeterli İngilizceye sahip olmadığımız için oyunun içinde geçen diyalogları pek anlayamıyor , oyun önümüze ne getirirse getirsin sadece geçmeye çalışıyorduk . Arada bir, bir kadın geliyordu zaten , bazen de kötü adamı görüyorduk . Nihai amaç kötü adamı öldür. Bildiğimiz tek şey buydu . Ama bu oyundan aldığımız zevki hiç etkilemiyordu. Duvarda yürüyebilmek , zorlu yerlere tırmanabilmek bizim için en eğlenceli şeydi. Hatta bunu kendimiz de gerçek hayatta denemeye başlamıştık. Prince duvarda en fazla 4-5 adım atabiliyordu . Biz ikinci adımı bile atamıyorduk ama vazgeçmiyorduk. Sürekli gözlerimiz tırmanacak ağaçlar , parkur oluşturulabilecek engebeler arıyordu. Bunun ”feedback’i” de anne ve babalarımızdan yediğimiz azar , sıyırık ve yaralar oluyordu. Bir vakit sonra oyunu bitirdik fakat duyduk ki bu oyunun bir seri olması planlanıyor. Bu da daha fazla oynayabileceğimizin bir haberiydi. Seriye bu şekilde başladık ve galiba 10 seneye yakın oynadık bu kurgu evrenini. Zamanla ilgimiz başka oyunlara kalmış olsa da bizlerde güzel etkiler bıraktı. Yön tayini , yabancı dil , bulmaca çözme yeteneği , stratejik fikirler vs. gibi bazı şeyler kattı ve oyun geçmişimizin en sağlam temeli atılmış oldu. Gördüğün her şeyi öldür ve görevi tamamla.

                      - Oyun İçin Hikaye -

Jordan Mechner tarafından geliştirilen bu oyun , ilk versiyonunda çok ilkel bir haldeydi . 2D olarak oynanan bu oyunda, ana karakter sadece bir prensesi kurtarmaya çalışıyordu. Sadece düşme , tırmanma ve bulursanız bir silah ile tek hamleli bir saldırı mekaniği vardı. Sonrasında ”Apple” bilgisayar için geliştirilen yeni bir Prince Of Persia iki milyondan fazla kopyalanır ve satılır. Bu potansiyel Ubisoft şirketi tarafından fark edilir ve oyunun telif hakları satın alınır. Çünkü oyun o güne kadar görülmemiş gerçekçi grafiklere ve yeni bir oynanış mekaniğine sahiptir. Ubisoft 2003 yılında The Sands of Time, 2004 yılında Warrior Within ve 2005 yılında The Two Thrones adında oyunlardan oluşan Sands of Time üçlemesini piyasaya sürmüştür. Sonrasında bu oyunları başka platformlara aktarmak ile uğraşan Ubisoft 2008’e kadar yeni bir oyun çıkartmamıştır . 2008’de Prince Of Persia adlı klasik isimi ile yeni bir oyun çıkartmıştır. İlk üçleme ile hiçbir alakası olmayan bu oyun beklenilen etkiyi yaratmamış ve hayal kırıklığından daha öteye gidememiştir. Şirket en son 2010’da Prince Of Persia The Forgotten Sands adında bir oyun çıkartmıştır. Yine bir önceki oyun gibi ilk üçleme ve hikaye ile hiç alakası olmayan bu oyun , bir önceki oyuna nispeten daha güzel grafikler , daha güzel mekanikler ve daha güzel bir hikayeye sahip olsa da beklenen etkiyi vermemiştir. Ardından 2010 senesinde Mike Newell tarafından ”Pers Prensi: Zamanın Kumları” adında bir film çekilmiş , başrolünde Jake Gyllenhaal oynamıştır.

Kısaca tüm serinin ilk oyunu olan ” The Sands Of Time” hikayesine değinelim.

  1. Yüzyılda geçen hikayemiz Pers İmparatoru Shahraman’ın ”Azad” ülkesine seferi ile başlar. Kendi kralına ihanet eden vezirin de yardımıyla başkentin ele geçirilip yağma edilmesinden sonra Shahraman, sarayın hazineleri arasında içi parlak kumlarla dolu olan devasa bir kum saati bulur. Saraya daha sonradan varan prensin, beraberinde tuhaf bir hançer de getirdiğini gören vezir, bu hançeri ondan almak ister. Fakat kral, oğlunu ilk savaş ganimetinden mahrum bırakmak istemeyerek bu isteği reddeder. Hançerin ve kumların özelliğini bilen vezir bu sefer prensi kandırır ve hançeri kullanarak kum saatini açmasını sağlar. Serbest kalan bu kumlar, sarayı yerle bir eder ve yayıldığı yerlerdeki canlıları korkunç kum canavarlarına çevirir. Bu felaketten prens hançeri, savaşta esir düşen Farah büyülü madalyonu ve vezir büyülü asasının yardımıyla kurtulur.
    Ana karakterimiz ”Prince” ile bu şehirden kurtulmaya ve veziri durdurmaya çalışıyoruz. Hikayenin tamamını anlatmak istemedim. Belki oynamak isteyeniniz olur. Ubisoft 2022’de serinin ilk oyunu olan The Sands Of Time’ın Remake halini piyasa süreceğini duyurdu. Tavsiye ederim.

Tavsiye edebileceğim son şey oyunun da anlatmaya çalıştığı gibi zaman çok tehlikeli , çok hilekar ve çok değerlidir. Çünkü zamanı geriye almak her ne kadar etkileyici olsa da bazı şeyler geriye alınamayacak kadar gerçektir. Oyunu oynayanlar ve oynayacak olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Sağlıcakla..

Almanca Şair

Gözlerim kapanıyor Rilke
Uyur gibi değil fakat ölür gibi
Ayrıca kafamın arkasında bir ağrı
Matkap ile deliyorlar beynimi
Farkındayım hala olanın ya da olmayanın
Bazı mektuplar öksüz kalacak ben ölünce
Güneş tekrar doğmayacak kalitesiz kağıtlarıma
Gölgem düşmeyecek duvarlarıma
Cesedime inmeyecek bir kutsal kitap
Annemin yemekleri tatsız kalacak hep
Babamın göğsünden bir öküz
Saltanatın ardından dört deniz
Kalkıp göç eyleyecek İskandinav yurtlarına
Ve gerçekten ölürsem Rilke
Kitabını benden başkası okumayacak.

Bölüm 6: Şah

Sonunda oyunun yegane taşına geldik. Şah! Yorgun ve emekli taş. Tüm amaç ve tüm savaş onun adına..

E hattında bulunan krallar, genelde rok atılana kadar oynanmaz. Tabi fantezi aranmıyorsa. Rok atıldıktan sonra da eğer bi tehlike yoksa öylece durur. Şah istediği her yönde sadece bir kare gidebilir. Oyunun en ağırı ve en yavaşıdır.

Genelde şahlar oyunun “Oyun Sonu” dediğimiz bölümünde aktif bir şekilde tahtada dolaşırlar. Nedir bu oyun sonu? Anlatayım..

Oyun sonu genellikle tüm taşların neredeyse değişildiği ve bir kaç piyon, belki bi alet ve şahın kaldığı konumdur. Oyun sonundaki konum eşit ise genelde taraflar kalan piyonlarını vezir yapmak için çabalar. Şah artık oyuna dahil olmalıdır. Çünkü saklanırsa kaybeder. Bu aslında bir zorunluluktur.

Eğer sadece şahlar ve piyonlar kalırsa, işte bu her ne kadar oynaması ya da izlemesi sıkıcı gözükse de oyunun en keskin hamlelerini görebileceğimiz durumdur. Çünkü koca tahtanın çoğunluğu boş, fakat hedefe giden yolda doğru adımı atmalısınız. Diyelim ki hattınızın 4 kare ilerisinde bir yere gideceksiniz. Bunu gerçekten dümdüz ilerleyerek yapmak mı mantıklıdır? Evet olabilir. Belki de yolu uzatarak gitmek daha mantıklıdır. Herşey doğru ya da herşey yanlış olabilir. Konuma bağlıdır ve oyun sonu konumları satrançta hesaplanması en zor konumdur. Çünkü şahınız ile piyonlarınızı korurken bir yandan da alan avantajı kazanmalısınız. Bu alan avantajı şu anlama gelir..

Şahlar aralarında mecburen en az bir kare bırakmak zorundadır. Yaklaşan şah oyunu kaybeder çünkü. Eğer gideceğiniz yolda karşı şaha olabilecek en yakın şekilde giderseniz alan avantajını kazanırsınız. Tempo gereği de piyonunuzu sürersiniz. Belki o da sürebilir. İşte böyle çıkmaz ve karışık bir durum. Tek bir taş ile hem korumak hem saldırmak zorundasınızdır.

Veziri çıkan genelde kazanır. Bazen de yanlış hesaplanmış bir hamle oyunu “pat” yani berabereye götürebilir. Eğer şah çekmiyorsanız ve karşı şahın gidebilecek hiçbir yeri yoksa, geçmiş olsun. Bir nevi kaybettiniz.

Sona mı geldik hayır. Hala sonumuz gelmedi. Hala mat olmadık..

ŞAH-MAT!

Geldik benim için en heyecanlı yere. Sizlere anlattığım şeyleri bir oyun ile süslemek ve görselleştirmem gerektiğini düşündüm. Kod sistemi ile oyunun hamlelerini sizlere anlatırken, görsellere de daha kolay bir şekilde anlamanızı sağlayacağım. “Ne kodu?” diyecek olursanız, satrançı kağıt üzerinde anlatmanın temel yolu kod sistemidir. Zor gibi gözükür fakat kolayca anlayacağınıza eminim.

1.e4/c5

2.af3/ac6

3.d4/cxd4

4.axd4/g6

5.ff3/fg7

6.c4/af6

7.ac3/ag4

8.vxg4/axd4

9.vd1/ae6

10.vd2/d6

11.fe2/fd7

12.o-o/o-o

13.kd1/fc6

14.ad5/ke8

15.f4/ac7

16.f5/aa6

17.fg4/ac5

18.fxg4/hxg6

19.vf2/kf8

20.e5/fxe5

21.vh4/fxd5

22.kxd5/ae6

23.kf3/ff6

24.vh6/fg7

25.vxg6/fxg6??????

Oyunu tam burda bırakmak istiyorum. 25. Hamledeyiz ve beyaz vezir eksik bir oyun ortasında. Siz olsanız beyazlar ile nasıl devam edersiniz?

Kralların Oyunu 5.Bölüm :Vezir

İşte geldik aslında uzun gözüküp kısa olan konuya. Vezir ya da vezirler.

Vezirler tıpkı Pargalı İbrahim gibidir. Hikmeti ve kerameti kendinde zanneder. “Ben” demeye başlar. Asla biz demez. Kendini “Şah Terbiyecisi” olarak görür. Bilgisi, komuta gücü tartışılmaz olsa da kimse ölümsüz ya da vazgeçilmez değildir.

Vezirler tahtada iki adettir. D hattında birbirlerine bakarak başlarlar oyuna. Uzun rok atacaklar hafif aletlerden sonra, kısa rok atacaklar roktan sonra bir yer bulurlar vezire. Dikkat edin, oynarlar demiyorum. Vezire yer bulurlar. Çünkü diğer taşları ön hatlara çıkarmaktan çekinmezsiniz. Fakat vezir geride durmalı. Perspektifi olmalı ve sadece gerçekten güzel bir üstünlük sağlanacak olursa tehlikeli hatlara girmelidir.

Haraket kabiliyeti olarak en büyük özgürlük ondadır. Çapraz, sağa, sola, yukarı ve aşağı yönde istediği kadar gidebilir. Zaten onu diğer taşlardan daha değerli yapan şey budur. Özgürlük! Hem de hiç hak etmediği kadar. Vezirler o kadar önemlidir ki.. Tahtayı ortadan ikiye böldüğümüzü düşünün. Sol taraf vezir kanadı, sağ taraf şah kanadıdır. Diğer hiçbir alet böyle bir şan ve şöhrete sahip değildir.

Kimi açılışlarda (Açık Sicilya) vezir çok çabuk bir şekilde oyuna dahil olur. Fakat bu gerçekten çok tehlikelidir. Çünkü vezir hem çok güçlü hem de çok narindir. Korunmak ister. Diğer taşlarınız olmadan da oyunu rahat bir şekilde kazanabilirsiniz, belki. Ama vezir eksik oynanan bir oyun neredeyse kaybedilmiş demektir. Kazanılmaz mı? Elbette kazanılabilir fakat çok daha zor. Veziri diğer taşlarla eşitlemek isterseniz bu bir fil bir kale anlamına gelir. Diğer bir deyişle vezir oyuna çok kolay bir şekilde girebilen kale ve aynı zamanda kaybetmemek için oyuna daha dikkatli girmesi gereken bir fil. Çoğumuz duymuşuzdur “The Queen’s Gambit” dizisini. Vezir Gambiti de bir açılıştır. Oynaması çok zor olmasa da tehlikelidir.

Bazı Büyükustalar vezir fedalarını çok severler. Misalen Tal. Derler ki bazı oyunlar öncesinde izleyicilere “Bu oyun hangi taşı feda edeyim?” diye sorar ve oyunu bu şekilde kazanırmış. Büyük bir gösteri ve çok büyük bir zeka ürünü. Fakat bazı oyuncular (ki bu genelde bizim gibi ortalama oyuncular) vezir kaybetmemek için oyun kaybedebilir. Bazen öyle bir konum gelir ki vezir olduğu yerden çıkamaz. Ölmek üzeredir. Bırakmak zorunda kalırsınız. Bu durumda genelde oyunu terk etmek ile sonuçlanır. Vezir üzerine o kadar çok şey biner ki bazen, tüm taşları korumak ya da tüm atağı yönetmek zorunda kaldığı için hatalı bir pozisyonda kalır. Bu ölümüne sebep olduğunda da tüm plan çökmüş olur. Ya onsuz devam edeceksiniz ya da oyunu terk edeceksiniz. Genelde onsuz devam etmek zor gelir. Çünkü size sürekli saldıracak olan bir vezire karşı elinizde hiçbir koz yoktur. O dakikadan itibaren, elinizde var olan hiçbir taş onun kadar işe yarar gelmez size. Gözünüz bazen tahtanın dışında duran ölmüş vezire takılır. Git gide daha soluyor gibi gelir. Bi hüzün havası verir.

Fakat yine de oyun her zaman oynanmaya değerdir. Durumu savunabildiğinizi görünce bunu daha iyi anlarsınız. Belki bir zaman sonra saldırmaya bile geçebilir ve rakibinizi vezirsiz yenebilirsiniz.

İşte vezir böyledir. Oyunda olan en değerli taş değildir fakat oyundaki en değerli taşın yapamadığı her şeyi yapabilir. Bu ne demek? Bu şu demek..

Bir şeyi değerli yapan onun işinize yaraması mıdır? Yoksa onu değerli yapan şey onun sadece “değerli” olması mıdır? Bana soracak olursanız değerli olan şey elinizde olan şeyler ile yarattığınız durumdur. Kazanmak ve kaybetmek sadece sonuçtur. Bazen öyle bir kaybedersiniz ki, izleyiciler galip gelenden çok mağlup geleni konuşur. Çünkü zeka sadece kazanmak olsaydı dünyada tek bir aptal kalmazdı. Herkes bir şeyler kazanabilir. Piyonlardan tutun vezirlere kadar.

Verdiğin şey gerçekten canını yakmıyorsa vermiş sayılmazsın. Kazandığın şey, kazanmak için harcadığın şeyler kadar etmiyorsa da sen zaten mağlupsun. O yüzden vezirlere çok takılmayın. Her piyon bir gün vezir olabilir ve tüm piyonları toplasanız dahi, gideceği yere varamayan piyonlar tek bir vezir etmez.

Kralların Oyunu 4.Bölüm :Kaleler

Köşeleri tutmuş kurnaz bir değnekçi. Kalenin gözümdeki metaforu budur. Sanki tahtaya ilk önce o koyulmuş da, geri kalan taşların yerlerini o belirlemiş gibi gelir bana. Kendini garantiye almış, en köşeye geçmiş, orda öyle oturuyor. Öyle mi? Hayır..

Yine aynı şekilde 4 adet bulunan kaleler A ve H karelerinde beklerler.  Haraket alanları filler gibi sonsuzdur, (eğer bir engel yoksa) fakat çapraz şekilde değil, sağa sola aşağı ve yukarı istediği yönde istediği kare kadar gider. Kaleler ağır abilerdir, assolistlerdir. Oyun içerisinde fil ve at gibi taşlar “hafif aletler” olarak geçerken kaleler  “ağır alet” olarak geçer. Tahmin edebileceğiniz gibi kaleler, oyunun başında oynaması daha zor taşlardır. Diyebilirsiniz ki “Neden zor? Önünde olan piyonu oynar, sonraki iki hamlede oyuna sokarım.”. Evet bunu yapabilirsiniz, fakat pek anlamlı bir açılış olmaz. Sebeplerine gelecek olursak ; Açılışlar ve oyunun geneli D ve E hatlarının merkezde bulunan karelerinde hakim olmayı amaçlar. O 4 kareye kim hakim olursa konum avantajı ondadır. Çok doğru bir örnek değil ama şöyle düşünün ; Kare şeklinde bir odaya elektrik vereceksiniz ve maliyetleri azaltmak gibi bir göreviniz var. Sistemi herhangi bir köşeye kurmak diğer köşelerle aranızda olan mesafeyi arttıracak ve belki de sağlıklı bir bağlantı elde edemeyeceksiniz uzak köşelerde . Onun yerine odanın ortasına bir sistem kurmak tüm köşelere eşit uzaklıkta olmanızı sağlayacaktır. Bu sayede tüm köşeler daha sağlıklı bir bağlantıya kavuşacaktır.

İşte bu yüzden kaleler genellikle “Rok” atıldıktan sonra oyuna girmiş olurlar. Nedir bu rok? Açıklayayım.

Şahın sağındaki ya da solundaki kaleye doğru iki hamle ilerleyip, kalenin şahın üzerinden atlayarak diğer yanına ilerlemesi olayıdır. Bu şahın daha güvenli bir alana geçmesini, aynı zamanda kalenin daha merkezi olan hatlara yakınlaşmasını sağlar. Tabi rok atmanın kuralları vardır. Biraz da bu yüzden kaleleri roktan sonra oyuna sokarız. Nedir bu kurallar?

Şah ve kale daha önce oynamamış olmalıdır

Şah ile kale arasında taş olmamalıdır

Şah çekilme durumu olmamalıdır

Şah rok hamlesi sırasında tehdit altındaki karelerden geçmemelidir

Hamle sonucunda şah tehdit altında kalmamalıdır (bu kural satranç oyununda her hamle için geçerlidir)

Şah ve kale aynı sırada olmalıdır

Bu teorik bilgilerden ve kalenin zorunluluklarından sıkıldınız mı? İşte bir kale bunları her oyunda yaşıyor. Ağırlığının ve güven temsil etmesinin de bazı bedelleri oluyor kaleler için. Diğerlerine nazaran çok daha değerli olduğu için kale kaybı oyunda geri düşmek demektir. Fakat bazen kalite fedaları olur. Kale verip fil almak gibi. Bunlar oyuncunun hangi aletler ile daha iyi oynadığına bağlıdır. Tercih meselesi yani. Taraflar genelde kalelerini arka arkaya ya da yan yana getirmek için çaba gösterirler. 1 el yerine 2 el mantığı. Yine onlarda vezir ile kolay organize olabilir. Hatta Blackburne gibi büyük ustalar “A Kalesini oyuna sokmadan atağı başlatamam. ” der.

Her ne kadar kaleler oyuna geç giren taşlar olsa da ve her ne kadar assolist gibi gözükselerde aslında çok iyi kalplidir kaleler. Baksanıza, diğer taşlarda şahını güvenli bölgeye götürmek gibi bir vasıf yok. Kaleler sevdikleri için çok kolay bir şekilde her şeyden vazgeçebilen vefalı taşlardır. Tıpkı şımarık gözüken bir çocuğun sizinle son şekerini paylaşması, yıllardır aramayan dostun en kötü anınızda bir anda yanınıza gelmesi gibi. Bahsettiğim kalite fedası misalen. Sizden daha az işe yarayan bir taş karşılığında feda olmak her baba yiğidin harcı değildir. Tıpkı 4 kişilik bir ailede 3 dilim pasta kalınca “Ben zaten pasta sevmem. ” diyen annelerimiz gibi.

Kralların Oyunu 3.Bölüm : Filler

Düşünün ki bir tarladasınız. Bir tarafı karla kaplı bir tarafı kahverengi toprak. Karşı tarafta size benzeyen birisi var. Aranız demir tellerle örgülü. Fakat kendi alanınızda uçsuz bucaksız bir şekilde gezebilirsiniz. Çıkamazsınız. En azından ölene kadar.

İşte filler de böyledir. Bana hep iki farklı ırktan iki aşık gibi gelir. Biri siyah biri beyaz karede bir engel yoksa istediği kadar gidebilir. Ama asla iki farklı renkte olan filler kavuşamaz. Diğer eşleri de düşmanlarıdır. Hem nefret hem aşk barındıran bir ilişki gibi.

Toplamda tahtada 4 adet bulunan bu filler C ve F karelerinde başlarlar oyuna. Özgürlükleri diğer taşların haraketlerine bağlıdır. Oyunun başında sağ ya da sol çaprazındaki piyonlar haraket etmezse onlar da haraket edemezler. Kısıtlı bir özgürlük yani.
Eğer filleriniz oyunun ortasına doğru içeride kaldıysa bu büyük bir dezavantajdır. Sonrasında konum izin verirse piyon sürüp çıkarabilirsiniz.

Fillerin tehdit etmesi ya da haraket etmesi için gerçekten sadece o kareye bakması yeterlidir. Aradaki mesafe ne olursa olsun, bir anda oraya gidebilir ve o kareye oturabilir. Atlar gibi onlarda kolay bir şekilde, hatta bazen çok uzaklardan çatal atabilir. Fakat fillerin mantığı düz mantıktır. O yüzden bu çatallar daha öncesinden daha kolay bir şekilde görülebilir. Geçmişinden pek kolay kurtulamaz, genelde terk ettiği güvenli konumlara geri döner. Çok hızlı yaşar. Bir bakarsın gitmiş, bir bakarsın dönmüş, bir bakarsın ölmüş.

Fillerin genelde direk feda edilmesi çok görülen hamlelerden değildir. Değişimden kaçınılır. Çünkü genelde 2 fil 2 attan daha üstündür. Bundan daha önce bahsetmiştim (Bkz. Bölüm 2). Fil karşılığı at verilir ama fil karşılığı at alınmaz genelde. Çünkü filler biraz da yalakadır vezire. Çok kolay bir şekilde koordine olabilirler. Yeteri ki vezir filin gitmek istediği yere baksın. Çok uzaklardan birbirlerini korurlar. Genelde vezirin fili koruması daha makbuldür. Çünkü mantıken tek taş değişiminde fil ile değişilen taş eşdeğer ya da daha değerli bir taş ise, filin intikamı vezir ile alınır ve vezir kaybedilmemiş olur. Ama tam tersi olursa hiçbir anlamı kalmaz. Vezir gider. Bu durumda oyun kayıp sayılır. Eski adetler “Vezirin yoksa oyunu terk etmelisin. ” der. Bir nevi saygı gösterilir.

Filin en sevdiğim fedası, karşı şah rok attıktan sonra şahın önünde, sağında ya solunda olan piyona fil ile vurulan fedadır. Bir atak hazırlanır. Vezir ve fil yerini alır. Atlar atağa katılır. Kaleler çıkar. Sonrasında o atak başlar. Burda da genelde filler feda edilir. H ya da A piyonuna vurulur o fil. Boğmaca Matı gibi bir anda olmasa da yapılan feda karşı taraf için bir tedirginlik yaratır. “Acaba?” der. Çünkü atağı yapan taraf eğer hamleleri doğru hesapladı ve doğru fedalar yaptıysa mat çok gecikmez ya da en azından üstün konuma geçer. Fakat bu büyük bir risktir. Yanılabilir misin? Elbette. Boşa fil fedası olabilir bu yaptığın. Misalen Magnus Carlsen geçenlerde yapması gereken bir fedadan emin olamadı. Çünkü bir önceki oyununda yanlış bir feda yapmıştı. Eğer bilmeyenler varsa söyleyeyim, Magnus Carlsen uzun yıllardır dünya şampiyonu ve şimdiye kadar ki gelmiş geçmiş (bana göre) en iyi oyun sonu oyuncusu. Bu oyun sonları da genelde piyon ve şahtan ibarettir. O konumda ve kısıtlı statrejide bile en iyisini bulabilen, rakiplerinin kimi zaman korkulu rüyası, o dünya şampiyonu.. Korktu. Ve defaatle yapması gerken o fedayı yapamadı. Kaybetti.

Filleri oynamak cesaret işidir böyle konumlarda. Elindekini kaybetme korkusu ile yaşanlar sadece elindekiler ile yaşar ve ölür. Bazen de elindekinin kıymetini bilenler kazanır, gereksiz yere feda etmez kazancı. Bazen de cesurlar kazanır, elindekinden daha değerli şeyleri.

Kralların Oyunu 2.Bölüm: Atlar ya da Atlılar

Bölüm 2 : Atlılar ya da Atlar

Ah atlar ah. Belki de bu oyunun basit gözükse de en karmaşık yapısına sahip varlıklar. En azından benim için öyle.

Tahta üzerindeki hakimiyet ve haraket alanları bir düz bir çapraz şeklindedir. Yani bir kare ileri, geri, sağa veya sola ilerledikten sonra, herhangi bir çaprazına ilerleyebilir, saldırabilir ve hakim olabilirler. Diğerlerinden farklı olan özelliği, varış noktalarında bir engel yoksa yolunun üzerinde olan engeller onu durdurmaz. Haraket edebilir. Dostu ya da düşmanı olması önemli değil. O sadece varacağı yeri düşünür.

Oyunda toplamda 4 at vardır. B ve G karelerinde başlarlar ve bazı açılışlar da piyonlardan önce de oynanabilir. Dediğim gibi, varış noktası boş ya da boşaltılabilir ise o istediği yere gider.

Atların önemi tartışılır. Alekhine gibi büyük ustaların atları çok tehlikelidir. Ama genelde atlar piyonlardan sonra ki en değersiz gözüken taşlardır. Daha doğrusu kıyaslandığında faydası daha azdır. Çünkü diğer taşların (Fil, Kale ve Vezir) haraket ve hakimiyet görüşleri sonsuzdur. Bulundukları düzlem ve çaprazlar için geçerlidir bu kural. O yüzden atlar genelde ya çok çabuk bir şekilde değişilir ya en beklenmedik yerde feda edilir ya da bir anda mat atağı oluşturabilir.

Bana göre atların en faydalı olduğu konu aynı anda bir çok düşmanı tehdit edebilmesidir. Tehdit ettiği ve edebileceği kareler çok alakasız yerlere de uzansa fark etmez. Basit bir hamle ile şah çekip aynı anda başka bir taşı isteyebilir. Genelde buna çatal denir ve genelde bu çatal şah-vezir ya da şah-kale tehdidi şeklinde olur. Çaresizce kale ya da vezire veda ettirir. Asil bir şekilde ister kazancını. Girdiği yerden de çıkamaz çoğunlukla, ama çok daha yüce bir amaca hizmet ettiğine inandığı için feda olmak onu üzmez. Onları üzen şey fillerden daha az değerli görülmektir. Neredeyse denk gibi gözükse de fil genelde daha değerli görülür. Sebebinden bahsetmiştik. Gel gelelim atlar merkez hakimiyeti ve ileri karakollar kurmak için kullanılan usta erler gibidir. Düşmanı tanır, öldürebilir, tuzak kurabilir. Ama ille de bir desteğe ihtiyaç duyar, çok uzaklara bakmaz çünkü. Onun için yakın gelecek ve çevresi önemlidir. Hayatını bu temeller üzerine kurar ve geleceği düşünmez.

Kimi zamanda boğmaca matına sebep olabilir. İşte atların en çok işe yaradığı yer. Boğmaca Matı : Şahın kendi taşları tarafından boğulması ve üzerine istenmesi olayıdır. Bu durumda şah herhangi bir yere kaçamayacağı için tehdit eden taş öldürülmek zorundadır. İşte hikaye burda başlar. Alekhine gibi büyük ustalar daha değerli taşları feda edip, o şahı olduğu yere sabitlemeyi amaçlar ve atın öldürülemeyeceği kareyi bulup “Şah” çeker..

Oyun bitmiştir. Karşı taraf kendi zenginliğinin ve üstünlüğünün tadını çıkaramadan sadece tek bir at tarafından yenildiği için mahçup olur ya da sinirlenir.
At kendisinin bile beklemediği anda bir devrim yarattığı için şaşkın bir gururla kalır. Zaferlerin en tatlısı böyle gelir. Kazandığını düşünen rakibe at ile çekilen şah, diktasını kabullendirdiğini düşünen diktatöre yapılmış suikast gibidir. Kimse tam olarak ne olduğunu kavrayamaz başlarda. Fakat artık bitmiştir. İşte atlar. Ah atlar…